chevron_rightCilt 1
chevron_rightKısım 1
Kısım 1
Kısım 2
İç Gözlem
Kelimelerin Anlamına İlişkin Soru Tablosu
Konular İçin Soru Tablosu
Table of Answers for the Meaning of the Words
Konular için Cevaplar Tablosu
chevron_rightKısım 2
Kısım 1
Kısım 2
İç Gözlem
Table of Questions for the Meaning of the Words
Table of Questions for Topics
Table of Answers for the Meaning of the Words
Table of Answers for Topics
chevron_rightKisim 3
Bölüm Bir
Bölüm İki
Bölüm Üç
Bölüm Dört
Bölüm Beş
Bölüm Altı
Bölüm Yedi
Bölüm Sekiz
Bölüm Dokuz
Bölüm On
Bölüm On Bir
Bölüm On İki
Bölüm On Üç
Bölüm On Dört
Bölüm On Beş
İÇ GÖZLEM
Table of Questions for the Meaning of the Words
Table of Questions for Topics
Table of Answers for the Meaning of the Words
Table of Answers for Topics
chevron_rightKısım 4
Chapter 1
Chapter 2
Chapter 3
Chapter 4
Chapter 5
Chapter 6
Inner Observation
Table of Questions for the Meaning of the Words
Table of Answers for the Meaning of the Words
Table of Questions for Topics
Table of Answers for Topics
chevron_rightCilt 2
chevron_rightKısım 5
Part 5
Table of Questions for the Meaning of the Words
Table of Answers for the Meaning of the Words
Table of Questions for Topics
Table of Answers for Topics
Additional Explanation about the Matter of the Inversion of the Panim and the Making Order of the Kelim
chevron_rightKısım 6
Part 6
Inner Observation
Cause and Consequence
Table of Questions for the Meaning of the Words
Table of Answers for the Meaning of the Words
Table of Questions for Topics
Table of Answers for Topics
Questions Regarding Cause and Consequence
Answers of Questions Regarding Cause and Consequence
chevron_rightKısım 7
Part 7
Inner Observation
Cause and Consequence
Table of Questions for the Meaning of the Words
Table of Answers for the Meaning of the Words
Table of Questions for Topics
Table of Answers for Topics
Answer of Questions Regarding Cause and Consequence
chevron_rightCilt 3
chevron_rightKısım 8
Part 8
Inner Observation
Cause and Consequence
Table of Questions for the Meaning of the Words
Table of Answers for the Meaning of the Words
Table of Questions for Topics
Table of Answers for Topics
Answer of Questions Regarding Cause and Consequence
chevron_rightKısım 9
Part 9
Inner Observation
Table of Questions for the Meaning of the Words
Table of Answers for the Meaning of the Words
Table of Questions for Topics
Table of Answers for Topics
chevron_rightKısım 10
Part 10
Inner Observation
Table of Questions for the Meaning of the Words
Table of Answers for the Meaning of the Words
Table of Questions for Topics
Table of Answers for Topics
chevron_rightCilt 4
chevron_rightKısım 11
Part 11
Table of Questions for the Meaning of the Words
Table of Answers for the Meaning of the Words
Table of Questions for Topics
Table of Answers for Topics
chevron_rightKısım 12
Part 12
Inner Observation
Table of Questions for the Meaning of the Words
Table of Answers for the Meaning of the Words
Table of Questions for Topics
Table of Answers for Topics
chevron_rightCilt 5
chevron_rightKısım 13
Part 13
Inner Observation
Table of Questions for the Meaning of the Words
Table of Answers for the Meaning of the Words
Table of Questions for Topics
Table of Answers for Topics
chevron_rightKısım 14
Part 14
Table of Questions for the Meaning of the Words
Table of Answers for the Meaning of the Words
Table of Questions for Topics
Table of Answers for Topics
chevron_rightCilt 6
chevron_rightKısım 15
Part 15
Table of Questions for the Meaning of the Words
Table of Answers for the Meaning of the Words
Table of Questions for Topics
Table of Answers for Topics
chevron_rightKısım 16
Part 16
Table of Questions for the Meaning of the Words
Table of Answers for the Meaning of the Words
Table of Questions for Topics
Table of Answers for Topics
Kütüphanechevron_right
Baal HaSulam/On Sefirot Çalışması/Cilt 1/Kısım 1
chevron_right
İç Gözlem
 

İç Gözlem

İlk olarak, zaman, mekân ve hareketle hiçbir ilgisi olmayan manevi meselelerle uğraşırken ve dahası, Tanrısallıkla uğraşırken, bunu ifade ve tasavvur edecek sözlerimiz olmadığını bilmelisiniz. Tüm kelime dağarcığımız, hayali duyuların hislerinden alınır. Peki, hissetmenin ve hayali duyguların hüküm sürmediği yerlerde bize nasıl yardımcı olabilirler?

Örneğin, kelimelerin, ışıklar gibi, en incesini ele alırsanız, bu az çok güneşin ışığına veya duygusal bir tatmin ışığına benzer ve bunları ödünç alır. Öyleyse, Tanrısal meseleleri ifade etmek için nasıl kullanılabilirler? Kesinlikle okuyucuya doğru bir şey sağlayamazlardı.

Herhangi bir ilmi araştırmada yapıldığı gibi, bu kelimelerin yazılı ilmi müzakereleri ifşa ettiği yerde, bu daha da doğrudur. Tek bir yetersiz kelime bile başarısız olursa, okuyucu anında yönünü kaybedecek ve tüm bu konuda, elini koyacak ve yürüyecek bir yer bulamayacaktır.

Bu nedenle Kabala bilgeleri, “dalların dili” diyebileceğimiz, özel bir dil seçtiler. Bu dünyada, üst dünyadaki kökünden başlamayan hiçbir öz ya da hal yoktur. Dahası, bu dünyadaki her varlığın başlangıcı, üst dünyadan başlar ve sonra bu dünyaya sarkar.

Böylece, bilgeler sorunsuz bir dil bulmuş ve edinimlerini ağızdan ağza ve yazılı olarak kuşaktan kuşağa birbirlerine iletebilmişlerdir. Bu dünyadaki, kendi kendini açıklayan, dalların isimlerini, -sanki üst dünyadaki sistemin içindeki üst kökünü işaret ediyormuş gibi- aldılar.

Bu, Kabala kitaplarında sıkça bulduğumuz şaşırtıcı ve hatta insan ruhuna yabancı bazı ifadelerle ilgili olarak zihninizi rahatlatmalıdır. Çünkü kendilerini ifade etmek için, bu dili yani dalların dilini seçtikten sonra, artık daha düşük derecesi nedeniyle bir dalı kullanmayı bırakamazlardı. Dünyamız, bunun yerine başka bir dalın alınmasını önermedikçe, istenen kavramı ifade etmek için bunu kullanmaktan kaçınamazlardı.

İki kılın aynı kıl-kökünden beslenmemesi gibi, aynı kök ile ilgili iki dalımız da yoktur. İlmin içindeki, o aşağı ifade ile ilişkili, bu nesneyi imha etmek de imkânsızdır. Böyle bir kayıp, bilgeliğin tüm alanında bozulma ve karışıklık yaratacaktır, çünkü dünyada meselelerin neden ve sonuç yoluyla, bu kadar birbirine geçtiği başka bir bilgelik yoktur. Kabala bilgeliğinde, meseleler tek bir uzun zincir gibi yukarıdan aşağıya bağlantılı ve bağlıdır.

Dolayısıyla, kötü isimleri daha iyi isimlere çevirme ve değiştirme iradesi yoktur. Her zaman, tam olarak üst kökü işaret eden dalı sağlamalıyız ve incelemekte olan okuyucuya, kesin doğru tanımı sağlayana kadar özen göstermeliyiz.

Gerçekten de, gözleri cennetin manzaralarına açılmamış olan ve bu dünyanın dallarının üst dünyalardaki kökleri ile bağlantılarında yetkinlik kazanmamış olanlar, duvarlara çarpan kör gibidirler. Tek bir kelimenin bile gerçek anlamını anlamayacaklar, çünkü her kelime köküne bağlı bir dalın adıdır.

Ancak kişi, kendisini sözlü dilde açıklamaya hazır, gerçek bir bilgeden yorum alırsa, -bu gerekli olan, bir dilden diğerine yani dalların dilinden konuşulan dile çeviri gibidir- ancak o zaman manevi terimi olduğu gibi açıklayabilir.

Bu yorumda, açıklamakta sorun yaşadığım şey, bu On Sefirot’u, Tanrısal bilge ARİ’nin bize öğrettiği gibi, manevi saflıklarında, maddesel terimlerden ari olarak açıklamaktır. Böylece, herhangi bir acemi, herhangi bir maddileşme ve hata yapmadan bilgeliğe yaklaşabilir. Bu On Sefirot’tu anlayarak, bu bilgelikteki diğer meseleleri nasıl inceleyeceğini ve nasıl kavrayacağını bilecektir.

Kısım Bir

“Bilin ki oluşumlar oluşmadan ve yaratılanlar yaratılmadan önce, Basit Üst Işık tüm gerçekliği doldurmuştu.” Bu sözler açıklamayı gerektirir: Dünyalar oluşmadan önce basit ışığın doldurduğu bir gerçeklik nasıl var olmuştu? Ayrıca, kitapta belirtildiği gibi, O’nun işlerine ve ışığına mükemmellik getirmek üzere, kısıtlama için arzunun ortaya çıkması, orada zaten bir istek vardı anlamına gelir.

O’nun içinde, kısıtlamanın meydana geldiği orta nokta meselesi de oldukça şaşırtıcıdır, çünkü daha önce ne baş ne de son olmadığını söylemiştik, peki orta nasıl oluyor? Aslında bu kelimeler denizden daha derindir ve bu yüzden onların yorumlarını ayrıntılı olarak açıklamalıyım.

Tüm realitede, Eyn Sof'da bulunmayan, tek bir şey yoktur. Dünyamızdaki çelişkili terimler, O'da Bir, Eşsiz ve Birleşik formda bulunur.

1. Şunu bilin ki, bu dünyada, duyularımız tarafından algılananlar ya da zihnimizin gözü tarafından algılanan ve Yaradan’a dahil olmayan tek bir varlığın bile özü yoktur, çünkü hepsi bize O'ndan gelir. Kişi, içinde olmayanı verebilir mi?

Bu konu zaten kitaplarda ayrıntılı olarak anlatılmıştır ama bizim için ayrı veya zıt olan kavramları anlamalıyız, örneğin, “bilgelik” terimi, “tatlılık” teriminden farklı olarak kabul edilir çünkü bilgelik ve tatlılık iki ayrı terimdir. Benzer şekilde, operatör terimi, kesinlikle operasyon teriminden farklıdır. Operatör ve onun operasyonu zorunlu olarak iki ayrı kavramdır ve dahası tatlı ve acı gibi zıt terimlerle ifade edilir. Bunlar kesinlikle ayrı ayrı incelenir.

Ancak O'nun içinde, bilgelik, zevk, tatlılık ve acılık, operasyon ve operatör ve diğer farklı ve karşıt formların hepsi, O’nun basit ışığında tek ve bir olarak bulunur. Aralarında “Bir, Eşsiz ve Birleşik” terimi gibi hiçbir ayrım yoktur.

“Bir” tek bir eşitliği belirtir. “Benzersiz”, O'ndan uzanan her şeyin, tüm bu çoklukların O'nun içinde, O’nun Kendisi kadar yegâne olduğuna işaret eder. “Birleşik”, birden fazla eylemde bulunmasına rağmen, hala bunları gerçekleştiren tek bir güç olduğunu ve hepsinin Bir olarak geri döndüklerini ve birleştiklerini gösterir. Gerçekten de bu tek form O'nun operasyonlarında görünen tüm formları yutar.

Bu çok ince bir meseledir ve her akıl buna tahammül edemez. Nahmanides bize O'nun biricikliği konusunu “Bir, Eşsiz ve Birleşik” olarak açıklamıştı. Yaratılış Kitabı, Bölüm 1, 47'deki tefsirindeki sözleri şöyledir: Bir, Eşsiz ve Birleşik arasında bir fark vardır: O, tek bir kuvvet ile hareket etmek için birleştiğinde, “Birleşik” olarak adlandırılır. O, Eylemini gerçekleştirmek için bölündüğünde, O'nun her bir parçasına “Eşsiz” denir. O, tek bir dengede iken O’na “Bir” denir. Şimdiye kadarı O’nun sade sözleridir.

Yorum: Yorum: “Tek bir kuvvetle hareket etmek için birleşir”, O'nun operasyonlarının birbirinden farklı olduğu ve O'nun iyi ve kötü yapıyor gibi göründüğü anlamına gelir. O zaman O'na “Benzersiz” denir, çünkü O'nun tüm farklı operasyonlarının tek bir sonucu vardır: iyilik yapmak.

O'nun her bir eylemde benzersiz olduğunu ve O’nun çeşitli operasyonlarıyla değişmediğini görüyoruz. “Tek bir dengede iken” yani “Bir”dir, bu O’nun Kendisini işaret eder, çünkü O'nda tüm zıtlıklar yukarıda yazıldığı gibi “tek bir denge” içindedir. Maimonides'in yazdığı gibi: “O'nda, bilen, bilinen ve bilgi birdir, çünkü düşünceleri düşüncelerimizden, yolları bizim yollarımızdan çok daha yüksektir.”

İhsan etmede iki anlayış: onu edinmeden önce ve onu edindikten sonra.

2. Manna’yı yiyenlerden öğrenmeliyiz. Manna “Cennetten Ekmek” olarak adlandırılır, çünkü bu dünyada kıyafetlenirken gerçekleşmez. Bilgelerimiz, herkesin tadına bakmak istediği her şeyi tattığını söylemiştir.

Bu, içinde zıt formlara sahip olması gerektiği anlamına gelir. Birisi tatlı tadı, diğeri ise buruk ve acı tadı aldı. Bu yüzden, manna kendisinde her iki zıttı da bir arada barındırmak zorundaydı, çünkü kişi kendinde olmayanı verebilir mi? Dolayısıyla bir maddede iki zıtlık nasıl bulunabilir?

Bu nedenle, basit olması ve her iki lezzetten de yoksun olması gerekir, ancak sadece maddesel alıcı ona, istediği tadı ayırt edebileceği şekilde dahil edilir. Aynı şekilde manevi olan her şeyin kendi içinde benzersiz ve basit olduğunu, ancak dünyadaki tüm sayısız formları içerdiğini anlayabilirsiniz. Maddesel, sınırlı alıcı söz konusu olduğunda, alıcı, onda, o manevi özde birleşmiş sayısız formdan ayrı bir form yapar.

Bu nedenle O'nun ihsanında daima iki farkındalığı ayırt etmeliyiz: Birincisi; hala o henüz basit ışığa dahil iken, edinmeden önceki üst bolluğun özünün formudur. İkincisi; bolluk alındıktan sonra, bu sayede alıcının özelliklerine göre ayrı bir form edinmiştir.

Ruhu Tanrısallığın bir parçası olarak nasıl algılayabiliriz?

3. Şimdi Kabalistlerin ruhun özünü hakkında yazdıklarını anlamaya başlayabiliriz: “Ruh, yukarıdaki Tanrı'nın bir parçasıdır ve ruhun Bütün değil bir parça olması dışında, ‘Bütünden’ değiştirilmiş değildir. Bir dağdan oyulmuş bir taş gibidir. Dağın özü ve taşın özü aynıdır ve taş ve dağ arasında, taşın dağın bir parçası olması ve dağın Bütün olması dışında hiçbir ayrım yoktur, onların sözlerinin özü budur.”

Dağdan oyulmuş bir taşa benzer olarak, Tanrısallığın bir parçası olmak ve O’ndan ayrı olmak nasıl oluyor, bunu anlamak çok şaşırtıcı ve çok zor görünür. Taş, bir balta ve balyozla dağdan oyulur. Ancak Tanrısallık ile uğraşırken, onları birbirinden nasıl ve ne ayıracaktır?

Maddi olan bir baltayla bölündüğü gibi, manevi olan da form eşitsizliği ile bölünür,

4. Konuyu açıklığa kavuşturmadan önce, maneviyattaki ayrılığın özünü açıklayacağız: Manevi varlıkların sadece form eşitsizliği ile birbirinden ayrıldığını biliniz. Başka bir deyişle, bir manevi varlık ikinci bir form edinirse, o zaman artık bir değil, iki olur.

Bunu size, manevi olan insanların ruhlarında açıklayayım: Manevi yasanın formunun basit olduğu bilinmektedir. Kesinlikle ruhların parladığı bedenler kadar çok ruh vardır. Ancak, her biri bir diğerinden form eşitsizliği ile ayrılırlar. Bilgelerimizin dediği gibi, “Yüzleri aynı olmadığı gibi, fikirleri de aynı değildir,”. Beden, ruhların formunu ayırt eder ve belli bir ruhun iyi bir ruh mu yoksa kötü bir ruh mu olduğunu söyler; ayrılmış formlar için de bu aynıdır.

Şimdi görüyorsunuz ki, fiziksel bir madde bölünür, kesilir ve her bir parça arasındaki mesafeyi arttırmak için bir baltayla ve hareketle ayrılırken, manevi bir madde, form eşitsizliği tarafından parçalarına bölünür, kesilir ve ayrılır. Parçalar arasındaki mesafe, farklılıkları kadardır, bunu iyi hatırlayın.

Eyn Sof’la ile ilgili olarak, yaratılışta form eşitsizliği nasıl olabilir?

5. Bu dünyada, insanların ruhlarında, yukarıda Tanrı'nın bir parçası olduğu söylenen ruhla ilgili olarak, onun Tanrısallıktan, “Tanrısal bir parça” diyebileceğimiz noktaya kadar nasıl ayrıldığı hala belirsizdir. “Form eşitsizliği” yoluyla dememeliyiz çünkü Tanrısallığın, basit ışık olduğunu zaten söylemiştik, ki O, Bir, Eşsiz ve Birleşik olarak, formların tüm çeşitliliğini ve dünyadaki formların karşıtlığını içerir. Bu durumda, ruh içinde, onu Tanrısallıktan ayırabilen ve O’nun bir parçası yapabilen, form eşitsizliğini nasıl tasvir edebiliriz?

Gerçekten bu soru, kısıtlamadan önce Eyn Sof [sonsuz/sonu olmayan ]ışığı için geçerlidir çünkü önümüzdeki realitede tüm dünyalar, üst ve alt dünyalar, iki anlayış ile ayırt edilir: İlk anlayış, kısıtlamadan önce olduğu gibi, tüm gerçekliğin formudur. O zaman her şey sınırsızdı ve sonu yoktu. Bu anlayışa “Eyn Sof ışığı” denir. İkinci anlayış, kısıtlamadan aşağıya doğru tüm gerçekliğin formudur. O zaman her şey sınırlı ve ölçülü hale geldi. Bu anlayışa dört dünya Atzilut, Beria, Yetzira, Assiya denir.

O’nun Kendisinde, hiçbir düşünce ve algı olmadığı bilinmektedir; edinmediğimiz hiçbir şeyin adı ve unvanı yoktur, onu nasıl bir adla tanımlayabiliriz ki? Her isim, edinim gerektirir. O ismi edindiğimize işaret eder. O'nun Kendisinde herhangi bir isim ve unvan olmadığı ve bütün isimler ve sıfatların ancak O'ndan yayılan O'nun ışığında olduğu muhakkaktır. Tüm realiteyi dolduran kısıtlamadan önce O'nun ışığının sınırsız ve sonsuz genişlemesine Eyn Sof denir.

Bu yüzden, Eyn Sof ışığının nasıl kendi içinde tanımlandığını ve ruh hakkında söylediğimiz gibi, onu bir adla tanımlayabileceğimiz noktaya kadar O'ndan ayrıldığını anlamalıyız.

Bilgelerimizin şu sözü hakkında açıklama: “Bu nedenle, çalışma ve emek ruhların ödülü için hazırlanmıştır, çünkü ‘Kendisine ait olmayanı yiyen, başkasının yüzüne bakmaya korkar.’”

6. Bu ulvi yeri biraz anlamak için, daha fazla ayrıntıya girmeliyiz. Önümüzdeki bütün bu gerçekliği ve genel amacını araştıracağız. Amacı olmayan bir operasyon var mı? Ve O’nun üst dünyalarda ve alt dünyalarda tüm bu realiteyi bizim önümüzde icat etmiş olmasının amacı nedir?

Gerçekten de bilgelerimiz bize, birçok yerde, tüm dünyaların, yalnız Tora ve Mitzvot'u yerine getiren İsrail için yaratıldığını öğrettiler ve bu çok iyi bilinir. Ancak, bilgelerimizin şu sorusunu anlamalıyız; “Dünyaların yaratılmasının amacı, O’nun yaratıklarını memnun etmek ise, neden bu maddesel, bulanık ve ızdırap dolu dünyayı yarattı? Bu olmadan, kesinlikle ruhları istediği kadar memnun edebilirdi, öyleyse O, ruhu neden böyle iğrenç ve pis bir bedenin içine getirdi?”

Bunu, “Kendisine ait olmayanı yiyen, başkasının yüzüne bakmaya korkar,” ayeti ile açıkladılar. Bu, herhangi bir bedava hediyede, bir utanç kusuru olduğu anlamına gelir. O, ruhları bu lekeden kurtarmak için çalışma olan, bu dünyayı yarattı. Ve onlar gelecekte emeklerinin tadını çıkaracaklar, çünkü çalışmalarının karşılığında tüm ödüllerini alırlar ve böylece utanç lekesinden kurtulmuş olurlar.

Bundan daha büyük bir bedava hediye olmadığına göre, yetmiş yıl çalışmakla sonsuz haz arasındaki bağlantı nedir?

7. Bu sözler, baştan sona şaşırtıcıdır. Birincisi, ilk amacımız ve duamız “Bize bedava bir hediyenin hazinesini bağışla” dır. Bilgelerimiz, bedava bir hediye hazinesinin sadece dünyadaki en yüksek ruhlar için hazırlandığını söylediler.

Cevapları daha da şaşırtıcıdır: Bedava hediyelerde, büyük bir kusur olduğunu yani bedava bir hediyenin her alıcısının, utanç ile karşılaştığını söylediler. Bunu düzeltmek için, Yaradan, çalışma ve emeğin olduğu bu dünyayı, bir sonraki dünyada emekleri ve çalışmaları için ödüllendirilecekleri şekilde hazırladı.

Ama verdikleri cevap çok tuhaftır. Bu neye benzer? Bu, kişinin arkadaşına: “Benimle bir dakika çalış, ben de sana hayatının geri kalanında, dünyadaki her zevki ve hazineyi vereceğim.” demesi gibidir. Gerçekten bundan daha büyük bir bedava hediye yoktur çünkü ödül, çalışma ile tamamen kıyaslanamaz. Çünkü çalışma bu dünyadadır, ebedi dünyadaki ödül ve zevke kıyasla geçici, değersiz bir dünyadır. Sonsuz dünyaya kıyaslandığında, geçici dünyanın ne değeri var ki? Ödülün kalitesine kıyasla, değersiz olan emeğin kalitesi için bu daha da böyledir.

Bilgelerimiz şöyle deri: “Yaradan, her bir erdemli kişiye 310 dünyayı miras vermeye yazgılıdır.” Yaradan'ın ödüllerin bir kısmını çalışmalarının karşılığında, geri kalanını ise karşılıksız bir hediye olarak verdiğini söyleyemeyiz, o zaman bu ne işe yarar ki? Utanç lekesi, hediyenin geri kalanında kalacaktır! Gerçekten de onların sözleri sözlük anlamıyla alınmamalıdır, çünkü burada derin bir anlam vardır.

Tüm gerçeklik, tek bir düşünce ile doğdu ve yaratıldı. O, operatördür; operasyonun kendisidir, aranan ödüldür ve emeğin özüdür.

8. Onların sözlerini açıklamadan önce, O’nun dünyaları ve önümüzdeki gerçeği yaratma düşüncesini anlamalıyız. O’nun operasyonları, bizim yolumuz gibi pek çok düşünce tarafından ortaya çıkmadı çünkü O, Bir, Eşsiz ve Birleşiktir. Ve O, basit olduğu için O’ndan yayılan ışıklar da -form çokluğu olmaksızın- basit ve birleşiktir. Şöyle yazıldığı gibi, “Düşüncelerim, sizin düşünceleriniz değildir, yollarınız da Benim yollarım değildir.”

Bu nedenle tüm isimlerin, tüm unvanların ve tüm yukarı ve aşağı dünyaların hepsinin, tek bir eşsiz ve birleşik basit ışık olduğunu anlayın ve farkına varın. Yaradan'da, uzanıp gelen ışık, düşünce, operasyon, operatör ve kalbin düşünebileceği ve tasarlayabileceği her şey, O'nun içinde tek ve aynı şeydir.

Böylece, tüm realitenin, üstte ve aşağıda olanların, ıslahın son halinde, tek bir düşünce ile ortaya çıkmış ve yaratılmış olarak muhakeme edip anlayabilirsiniz. Bu tek düşünce tüm operasyonları gerçekleştirir; tüm operasyonların özü, emeğin amacı ve özüdür. Nahmanides'in “Bir, Eşsiz ve Birleşik” diye açıkladığı gibi, bunun kendisi, tam bir mükemmellik ve ardından koşulan ödüldür.

Kısıtlama meselesi, nasıl mükemmel bir operatörden eksik bir operasyonun ortaya çıktığını açıklar.

9. ARİ, bu kitabın ilk bölümlerindeki, kısıtlama meselesini ayrıntılı bir şekilde açıklar, zira bu çok ciddi bir konudur çünkü tüm bozuklukların ve tüm farklı eksikliklerin, O'ndan uzaması ve gelmesi gerekliliği vardır.

Şöyle yazılmıştır; “Işığı oluşturan ve karanlığı yaratan,” fakat o zaman, bozukluklar ve karanlık tamamen O'nun zıddıdır, peki nasıl olur da birbirlerinden kaynaklanabilirler? Ayrıca, yaratılış düşüncesindeki ışık ve zevkle nasıl bir araya gelebilirler?

Bunların iki ayrı düşünce olduğunu söyleyemeyiz; Tanrı korusun bunu düşünmemeliyiz bile. Peki, bunlar nasıl, O’ndan, bu alçaklık, eziyet ve pislikle dolu olan dünyaya inip geliyor ve tek bir düşünce altında var oluyor?

Kısım İki

Yaratılış düşüncesini açıklar.

10. Şimdi yaratılış düşüncesini açıklığa kavuşturacağız. Kesinlikle “Eylemin sonu başlangıçtaki düşüncededir”. Maddesel insanlarda bile, birçok düşünceleriyle, eylemin sonu ilk düşüncededir. Örneğin, kişi evini inşa ettiğinde, bu uğraşıdaki ilk düşüncesinin, içinde yaşayacağı evin şekli olduğunu biliyoruz.

Bu nedenle, bu ön-tasarım, bu şekil tamamlanana kadar olan, birçok düşünce ve işlemden önce gelir. Bu şekil, tüm eylemlerinin sonunda ortaya çıkan şeydir. Böylece, görüyorsunuz ki “Eylemin sonu başlangıçtaki düşüncededir”.

Hepsinin yaratıldığı eksen ve amaç olan son eylem, Zohar'da yazıldığı gibi, yarattıklarını memnun etmektir. Bilinir ki, O'nun düşüncesi hemen sona erer ve hemen harekete geçer, çünkü O, harekete zorlanan bir insan değildir. Aksine, düşüncenin kendisi tüm işi bir kerede tamamlar.

Bu nedenle, O, yaratıklarını memnun etmek için, yaratılışı düşünür düşünmez, bu ışığın, tam ölçüde, O’ndan uzandığını ve genişlediğini ve O’nun düşünüp tasarladığı hazları biçimlendirdiğini görebiliriz. Bu tamamen “Yaratılış Düşüncesi” dediğimiz düşüncenin içine dahildir ve bilgelerin özetlediğini burada derinlemesine inceliyoruz.

Bu yaratılış düşüncesini, “Eyn Sof [sonsuz/sonu olmayan] ışığı” adıyla adlandırdığımızı bilin. Çünkü O’nun Kendisini, O'nu herhangi bir isimle tanımlamak için, tek bir sözümüz, söyleyecek şeyimiz yoktur.

Yaratan içindeki ihsan etme arzusu, zorunlu olarak, yaratılan varlıkta alma arzusunu doğurur ve bu, yaratılan varlığın O’nun bolluğunu aldığı kabdır.

11. Ari, başlangıçta, üst basit bir ışığın tüm gerçekliği doldurduğunu söyledi. Bu demektir ki, Yaradan, yaratılmış varlıkları memnun etmeyi düşündüğü ve ışık O'ndan genişlediği ve görünüşte O'ndan ayrıldığı için, O'nun hazzını alma arzusu bu ışıkta hemen damgalandı.

Ayrıca, bu arzunun genişleyen ışığın tam ölçüsüne göre olduğunu da belirleyebiliriz. Başka bir deyişle, O’nun ışığının ve bolluğunun ölçüsü, O’nun haz verme arzusunun ölçüsündedir, ne daha az ne de daha fazladır.

Bu nedenle, O'nun düşüncesinin gücüyle bu ışıkta damgalanmış olan alma arzusunun özüne “yer” adını veriyoruz. Örneğin, bir kişinin bir kiloluk ekmek yiyebilecek kadar büyük bir midesi olduğunu söylediğimizde, başka bir kişi yarım kilodan fazla ekmek yiyemezse, hangi yerden bahsediyoruz? Bu bağırsakların büyüklüğü değil, iştahın ölçüsüdür. Ekmeğin alınacağı yerin ölçüsünün, ölçüye ve yeme arzusuna bağlı olduğunu görüyorsunuz.

Bolluğu alma arzusunun bolluğun yeri olduğu ve bolluğun arzunun yoğunluğu ile ölçüldüğü maneviyatta daha da fazla böyledir.

Yaratılış düşüncesinde yer alan alma arzusu, Ein Sof adını almak için onu O’nun Kendisinden çıkardı.

12. Bununla, Eyn Sof ışığının, hiçbir kelime söyleyemediğimiz O’nun Kendisinden neden ayrıldığını ve "Ein Sof ışığı" adıyla tanımlandığını öğrenebiliriz. Bu yukarıdaki ayırt ediş nedeniyle, bu ışığın içine, O’nun kendisi tarafından alma arzusunun dahil edilmesi nedeniyledir.

Bu, O’nun Kendisinde hiçbir şekilde bulunmayan yeni bir formdur; zira O kimden alacaktır ki? Bu form da, bu ışığın tam ölçüsündedir. Bunu iyice öğrenin çünkü bunu burada detaylandırmak mümkün değil.

Kısıtlamadan önce, form eşitsizliği alma arzusunda ayırt edilemezdi.

13. O'nun yüceliği içinde, bu yeni form, O'nun ışığından gelen bir değişim olarak tanımlanamazdı. Pirkey de Rabbi Eliezer'de yazıldığı gibi, “Dünya yaratılmadan önce O, Birdir ve O’nun Adı Birdir.”

“O” Eyn Sof içindeki ışığı belirtir ve “O’nun Adı”, Eyn Sof ışığında bulunan Kendisinden alma arzusu olan “yer” anlamına gelir. Bize O'nun Bir ve Adının Bir olduğunu söyler. “O’nun adı” Eyn Sof’un Malhut’udur, alma arzusu denen bu arzu, yaratılış düşüncesinde yer alan tüm gerçekliğe kazınmıştır.

Kısıtlamadan önce, O, O’nun ışığı ve “yer” arasında herhangi bir değişim ve farklılaşma olduğu düşünülmemektedir ve ışık ve “yer” gerçekten birdi. Işık ile karşılaştırıldığında, “yerde” herhangi bir farklılık ve eksiklik olsaydı, o zaman orada kesinlikle iki anlayış olurdu.

Kısıtlama, Ein Sof'un Malhut'unun, onun içindeki alma arzusunu azalttığı anlamına gelir. Sonra ışık kayboldu çünkü kab olmadan ışık olmaz.

14. Kısıtlama hakkında: Işıkta bulunan alma arzusuna Eyn Sof’un Malhut’u denir, bu yaratılış düşüncesidir ve tüm yaratılışı içerir, yükselip O’nun Kendisi ile form eşitliğine gelmek için, kendisini süsleyip güzelleştirir. Kısıtlamanın anlamı şudur ki, Eyn Sof'ta yaratılışın düşüncesi olan Eyn Sof'un Malhut'u denilen ve tüm realiteyi içeren Eyn Sof'un ışığında bulunan alma arzusu, yükselmek ve formunu O'nun Kendisi ile eşitlemek için kendini süsledi. Bu nedenle, O’nun bolluğunu alma arzusunu, dördüncü safhadaki arzu içinde azaltır. Böyle yapmaktaki niyeti, dünyaların yayılması ve aşağıda bu dünyaların yaratılmasıdır.

Böylece alma arzusunun formu düzeltilecek ve ihsan etme formuna geri dönecektir ve bu onu, Yaradan ile form eşitliğine getirecektir. Böylece, alma arzusunu azalttıktan sonra, ışık oradan ayrılır, bilindiği üzere ışık arzuya bağlıdır ve ışığın yeri arzudur, bu yüzden maneviyatta hiçbir zorlama yoktur.

Kısım Üç

Ruhun kökeninin açıklaması

15. Şimdi ruhun kökeni konusunu açıklayacağız. Yukarıda onun Tanrı'nın bir parçası olduğu söylenmişti. “Ruhun formu, onu Bütünden ayırana kadar O'nun basit ışığından nasıl ve ne şekilde farklıdır? diye sorduk. Artık, gerçekten de içinde büyük bir form eşitsizliği olduğunu anlayabiliriz. Her ne kadar akla gelebilecek, hayal edilebilecek bütün formları içeriyor olsa da, yukarıdaki sözlerden sonra O’nun içinde olmayan bir formu yani alma arzusunun formunu görürüz, O kimden alacaktır ki?

Ancak, yaratılış düşüncesi olan, onları memnun etme istediği için yaratılmış olan ruhlar, O'nun bolluğunu almak için bu istek ve özlem yasasıyla zorunlu olarak damgalanmıştır. Burası yaratılanların O’ndan farklı olduğu yerdir, çünkü formları O’ndan farklıdır. Maddesel özün, hareketin gücüyle ve yerin uzaklığı ile ayrılıp bölündüğünü ve manevi bir özün, form eşitsizliği ile ayrılıp ve bölündüğünü zaten açıklamıştık. Birbirlerinden form eşitsizliği ölçüsüne göre, aralarındaki mesafenin ölçüsü de öyledir. Eğer form eşitsizliği, bir uçtan diğer uca kadar, tamamen zıt hale gelirse, onlar o zaman tamamen kesilip ayrılırlar ve birbirlerine yabancı olarak kabul edildikleri için artık birbirlerinden beslenemezler.

Kısım Dört

Alma arzusunun üzerine yapılan kısıtlama ve perdeden sonra, artık o alma arzusu kabı olmaya uygun değildir ve Keduşa (kutsallık) sisteminden ayrılmıştır ve Yansıyan Işık alma kabı gibi hizmet eder ve alma arzusunun kabı, saf olmayan Tuma'a (kirlilik) sistemine verilir.

16. Kısıtlama ve perde, kabın üzerine yerleştirildikten sonra, o “alma arzusu” diye adlandırıldı, iptal edildi ve Keduşa sistemden ayrıldı ve onun yerine yansıyan ışık alma kabı haline geldi, (Bölüm 3'te yazıldığı gibi).

Biliniz ki, Keduşa'nın ABYA'sı ile Tuma'a'nın ABYA'sı arasındaki tüm fark budur. Keduşa’nın ABYA’sının alma kabı, Eyn Sof ile form form eşitliğinde olan yansıyan ışıktan gelir, Tuma'a'nın ABYA'sı ise Eyn Sof’un zıt formu olan kısıtlanmış alma arzusunu kullanmaktadır. Bu onları “yaşamların yaşamından” yani Eyn Sof'dan kesip ayırır.

Adam, Klipot'un [kabukların] mayasıyla beslenir ve böylece alma arzusunu onlar gibi kullanır.

17. Şimdi, O'nun yarattıklarını memnun etmek olan yaratılış düşüncesine derhal dahil edilen bozulmaların kökenini anlayabilirsiniz. Beş genel dünyanın, Adam Kadmon ve ABYA'nın basamaklandırılmasından sonra, Klipot, Tuma'a'nın dört ABYA dünyasında da ortaya çıktı "Tanrı onları birbirine zıt yaratmıştır."da olduğu gibi. Bu durumda, bulanık maddesel beden önümüze konur, bunun hakkında “insanın kalbinin eğilimi gençliğinden itibaren kötüdür,” denir. Bu böyledir çünkü onun tüm rızkı, gençliğinden itibaren Klipot’un mayasından gelir. Klipot ve Tuma'a'nın tüm meselesi, yalnızca onların sahip oldukları alma arzusunun formudur ve ihsan etme arzusuna sahip değillerdir.

Bununla, onlar O'na zıttırlar çünkü O'nun hiçbir şekilde alma arzusu yoktur ve tek istediği memnuniyet vermek ve ihsan etmektir. Klipot'a "ölü" denmesinin nedeni budur, çünkü formlarının Hayatların Hayatına zıt oluşu, onları O'ndan koparır ve O'nun bereketinden hiçbir şeye sahip değillerdir.

Dolayısıyla Klipot’un mayası ile beslenen beden de hayatın hayatından kopar ve pislikle dolar. Ve tüm bunlar sadece alma arzusu ve ihsan etmemekten kaynaklanmaktadır ki bu onun içine nakşedilmemiştir. Onun arzusu, tüm dünyayı midesine almaya her zaman açıktır. Bu nedenle, “kötüler, yaşamlarında 'ölü' olarak adlandırılırlar” çünkü ihsan etme niteliğinden hiçbir şeye sahip olmadıkları köklerindeki temel form eşitsizliği onları O'ndan ayırır ve onlar gerçekten ölü hale gelir.

Her ne kadar günahkâr da sadaka vb. verirken ihsan etme formuna sahip gibi görünse de, Zohar'da onlar hakkında şöyle söylenmiştir; “Yaptıkları her lütfu, kendileri için yaparlar çünkü birincil amaçları, kendileri ve kendi ihtişamlarıdır.”

Ancak, Tora ve Mitzvot’la [emirleri] ödül almak için değil ama Yaradan’larını memnun etmek amacıyla meşgul olan erdemliler, böylece bedenlerini arındırırlar ve alma kaplarını ihsan etme kaplarına dönüştürürler.

Hocamızın dediği gibi, “Bilinir ve ortaya çıkar”, “Küçük parmağım bile zevk almadı.” (Ketubot 104). Bu, onları O'na tamamen bağlı kılar çünkü formları, hiçbir form eşitsizliği olmaksızın Yaratıcı’ları ile aynıdır. Bilgelerimizin ayet hakkında “Zion'a söyle: ‘Sen benim insanlarımsın,’” dediler. Bu, "Zohar Kitabının Girişi", Madde 67'de Benimle ortaksınız şeklinde yorumlanmıştır. Bu, O’nun yaratmaya başladığından beri erdemlilerin Yaradan ile ortak olduğu ve erdemlilerin alma kaplarını ihsan etmeye çevirerek bunu bitirdiği anlamına gelir.

Bütün gerçeklik, Eyn Sof'da kapsanır ve varlıktan varoluşa uzanır. Sadece alma arzusu yenidir ve yoktan var oluşa uzanır.

18. Biliniz ki, bilgelerimizin O'nun yokluktan varlığı ortaya çıkardığını söylediği, Yaradan'ın bu yaratılışla yaptığı tüm yenilik meselesi, sadece her yaratılan varlıkta damgalanmış olan haz alma arzusunun formu için geçerlidir. Yaratılışta başka hiçbir şey yenilenmedi ve bu, “ışığı oluşturan ve karanlığı yaratan” ın anlamıdır. Nahmanides, “Yaradan” kelimesini yenilenmenin bir göstergesi olarak yorumlar, yani daha önce var olmayan bir şey.

Gördüğünüz gibi, “ışığı yarat,” demiyor, çünkü bunda yoktan varoluş yoluyla hiçbir yenilik yoktur. Bunun nedeni şudur, ışık ve ışığı içeren her şey, dünyadaki tüm hoş hissiyatlar ve algılar, varlıktan var olmaktan uzanır. Bu, onların zaten O'na dahil oldukları anlamına gelir; bu nedenle, onlarda yenilik yoktur. İşte bu yüzden, onun içinde hiçbir yenilik ve yaratma olmadığına işaret eden "Işığın yaratıcısı" diye yazılıdır.

Bununla birlikte, her türlü hoş olmayan his ve anlayışı içeren karanlık için "ve karanlığın yaratıcısı" denir. Çünkü O bunları tam anlamıyla yokluktan icat etti. Başka bir deyişle, bu, O'nun gerçekliğinde hiçbir şekilde mevcut değildir, ama şimdi yenilenmiştir. Hepsinin kökü O'nun ışıklarının içinde bulunan ve O'ndan yayılan “haz alma arzusunun” formudur.

Başlangıçta üst ışıktan sadece daha karanlıktır ve bu nedenle ışığa kıyasla karanlık denir. Ama sonunda, Klipot [kabuklar], Sitra Ahra [diğer taraf] ve kötüler onun sayesinde ortaya çıkarlar ve bu da onları yaşamın kökünden tamamen koparır.

Bu, “bacakları ölüme iner,” ayetinin anlamıdır. Bacakları bir şeyin sonunu belirtir. Sonunda, ölümün, Malhut'un bacaklarından (O'nun ışığının genişlemesinde var olan zevk alma arzusu) Sitra Ahra'ya ve ondan beslenen ve onu takip edenlere doğru aktığını söyler.

Bizler Eyn Sof’tan uzanan dallar olduğumuz için, kökümüzün içinde bulunan şeyler bize keyif verir, kökümüzde olmayanlar ise külfetli ve acı vericidir.

19. Şunu sorabiliriz, “Alma arzusunun bu form eşitsizliği yaratılan varlıklarda olması gerektiğine göre, nasıl olup da O’ndan uzanacak ve Yaradan olmaktan yaratılan olmaya dönüşecek? Bu sadece yukarıda belirtilen form eşitsizliği ile mümkündür.

Dahası, haz alma arzusunun bu formu, yaratılışın birincil özü, yaratılış düşüncesinin eksenidir. Ayrıca, yukarıda söylediğimiz gibi, yer olarak adlandırılan zevk ve hazzın ölçüsüdür.

O halde, ona “karanlık” denildiğini ve ölüm anlayışına kadar uzandığını nasıl söyleyebiliriz, çünkü o, alttakilerde, Hayatların Hayatından ayrılık ve kopukluk yaratır. Aynı zamanda, O’nun Kendisinden form eşitsizliği nedeniyle alıcılara gelen bu büyük endişenin ne olduğunu ve neden ona karşı büyük gazabın olduğunu da anlamalıyız.

Bu ince meseleyi yeterince açıklamak için önce dünyamızda hissedilen tüm zevklerin ve ıstırapların kökenine açıklık getirmeliyiz. Şunu bilin: Her dalın doğasının köküne eşit olduğu bilinmektedir. Bu nedenle dal, kökteki her davranışı arzular, sever ve imrenir ve kökte olmayan hiçbir davranışa tahammül etmez ve ondan nefret eder.

Bu, her dal ve kökü için geçerli olan, çiğnenemez bir yasadır. O, tüm yarattıklarının kökü olduğu için, O'ndaki ve O'ndan doğrudan uzanan her şey bizim için zevkli ve hoştur, çünkü doğamız kökümüze yakındır. Ayrıca O'nda olmayan ve doğrudan O'ndan bize uzanmayan, aksine yaratılışın kendisine zıt olan her şey doğamıza aykırı olacak ve tahammül etmemiz zor olacaktır.

Örneğin, dinlenmeyi severiz ve dinginlik bulamasak bile tek bir hareket dahi yapmadığımız noktaya kadar, hareketten nefret ederiz. Bunun sebebi kökümüzün hareketsiz ve dingin olmasıdır; O'nda hiçbir hareket yoktur. Bu nedenle, hareket doğamıza aykırıdır ve bizim tarafımızdan nefret edilir.

Aynı şekilde, bilgeliği, gücü, zenginliği ve tüm erdemleri severiz çünkü onlar, kökümüz olan O’nun içinde bulunurlar. Ahmaklık, zayıflık, yoksulluk, iğrençlik ve benzeri gibi karşıtlarından nefret ederiz çünkü onlar, bizim kökümüzde yoktur ve bu da onları bizim için aşağılık ve iğrenç yapar.

Yine de doğrudan O'ndan değil, ama yaratılışın zıttından gelen uzantının nasıl olduğunu incelemeliyiz. Bu, fakir bir arkadaşını çağıran ve her gün bir önceki günden daha fazlasıyla, onu yediren, içiren, gümüş ve altın veren zengin bir adam benzer.

Bu adamın, zengin adamın harika armağanlarında aynı anda iki farklı tadı tattığına dikkat edin: Bir yandan, armağanlarının bolluğundan dolayı ölçülemez bir zevkin tadına varır. Öte yandan, bol nimetlere tahammülü zordur ve onu alırken utanır. Bu mesele, her defasında üzerine yağan bol nimetlerden dolayı onun tahammülsüzlüğüne sebep olur.

Hediyelerden aldığı zevkin, doğrudan varlıklı hayırseverden uzandığı, ancak hediyelerden hissettiği huzursuzluğun varlıklı hayırseverden gelmediği ama alıcının özünden geldiği kesindir. Almaktan ve bedava hediye yüzünden, onun içinde utanç uyanır. Gerçek şu ki, bu da zengin adamdan gelir, ama dolaylı olarak.

Alma arzusu kökümüzde olmadığı için, bundan utanç ve tahammülsüzlük duyarız. Bilgelerimiz şöyle yazmıştır, “O, bunu düzeltmek için bize bu dünyada Tora ve Mitzvot için çalışmayı hazırladı; alma arzusunu ihsan etmeye çevirmek için.”

20. Yukarıda söylenenlerin hepsinden, O'ndan bize dolaylı olarak uzanan tüm formların sabrımızı zorladığını ve tabiatımıza aykırı olduğunu öğrenmekteyiz. Böylece alıcının içinde oluşturulan yeni formun yani “haz alma arzusunun”, O'ndan daha düşük ya da daha önemsiz olmadığını göreceksiniz. Dahası, bu O’nun yaratımının birincil eksenidir. Bu olmadan, hiçbir yaratılış olamazdı. Ancak, bu formun taşıyıcısı olan alıcı, kökünde bu form olmadığı için “ben”inden kaynaklanan hoşgörüsüzlüğü hisseder.

Bununla, bu dünyanın “kendisinin olmayanı yiyen birinin, başkasının yüzüne bakmaktan korkması” yüzünden yaratıldığını söyleyen bilgelerimizin cevabını anlamayı başardık. Görünüşte şaşırtıcı ama şimdi onların bu sözleri, bize çok hoş geliyor çünkü haz alma arzusunun form eşitsizliği konusundan, bunun ruhlarda var olmasının zorunluluğundan söz ediyorlar çünkü “kendisinin olmayanı yiyen kişi, başkasının yüzüne bakmaktan korkar.” Yani, bir hediyeyi alan herhangi bir alıcı, kökün bu alma formuna sahip olmadığı için, Kökten gelen form eşitsizliğinden dolayı onu alırken utanır. Bunu düzeltmek için, O, ruhun gelip bir bedende kıyafetlendiği bu dünyayı yarattı. Yaratıcısına memnuniyet getirmek için Tora ve Mitzvot'a [emirlere] bağlılık yoluyla, ruhun alma kapları ihsan etme kaplarına dönüştürülür.

Bu nedenle, kendisi için mükemmel bolluğu istemez, yine de bolluğu, ruhların O'nun bolluğundan haz almasını isteyen Yaratıcısına memnuniyet getirmek için alır. Kendisi için alma arzusundan arındığı için, artık onun yüzüne bakmaktan korkmaz ve böylece yaratılanın tüm mükemmelliğini ortaya çıkarır.

Alma formunu ihsan etme formuna dönüştürmeye yönelik bu büyük emeğin ancak bu dünyada kavranabileceği, bu dünyaya uzun bir geçişin gerekliliği ve zorunluluğu aşağıda açıklanacaktır.

Kötüler iki misli kaybeder ve erdemliler iki misli miras alır.

21. Gelin ve kötülerin ipin iki ucunu tuttukları için iki kat kaybettiğini görün. Bu dünya, iyi bolluğun eksikliği ve ihtiyacı ile yaratılmıştır, bunu elde etmek için hareket etmeye ihtiyacımız vardır. Hareket çokluğunun insana acı verdiği bilinir çünkü bu O'nun özünden dolaylı bir uzantıdır. Ancak maldan ve varlıktan mahrum kalmak da imkansızdır, bunun için de köke zıttır, çünkü kök bollukla doludur. Bu nedenle, servet elde etmek için hareket etmenin azabını seçeriz.

Ancak, tüm malları ve servetleri yalnız kendileri için olduğundan ve "yüzü olan iki yüz ister" olduğundan “kişi, arzusunun yarısı elinde ölür.” Böylece her iki taraftan da acı çekerler: artan hareketin ızdırabından ve yarısından yoksun oldukları malların eksikliğinin üzüntüden dolayı acı çeker.

Ancak “Erdemliler, topraklarında iki misli miras alacaktır.” Başka bir deyişle, bir kez alma arzusunu, ihsan etme arzusuna dönüştürdüklerinde ve aldıklarını, ihsan etmek için aldıklarında, iki misli miras alırlar. Onlar sadece zevkin ve servetin mükemmeliyetine kavuşmakla kalmaz, Yaratan’ları ile form eşitliğini de elde ederler. Böylece gerçek yapışmaya gelirler ve bolluk kendilerine, herhangi bir hareket ya da çaba olmadan kendiliğinden geldiği için de sükûnet içindedirler.

Kısım Beş

Yaratılış düşüncesi, ıslahın sonuna kadar, gerçeklikteki her öğeyi birbirinden türemeye/kaynaklanmaya zorlar.

22. Şimdi, yukarıdakilerin tümü ile ödüllendirildiğimize göre, O'nun benzersizliğini, düşüncelerinin bizim düşüncelerimiz olmadığını ve önümüzde duran bu realitede algıladığımız tüm madde ve formların bolluğunun, O'nun yarattıklarını memnun etmek için yaratılışın düşüncesi olarak tek bir düşüncede, O'nda birleştiğini biraz anlayacağız. Bu tek düşünce, ıslahın sonunda mükemmel bir birlik içinde gerçekliğin tamamını kapsar çünkü yaratılışın bütün amacı budur ve operatör de budur, tıpkı işleyen kuvvet gibi. Bu nedenle O'nda sadece bir düşünce olan şey, yaratılmış varlıklarda bağlayıcı bir yasadır. O, bizi memnun etmeyi düşündüğü için, O'nun iyi bolluğunu almamız zorunlu olarak içimizde gerçekleşti.

Bu operasyondur. Bunun anlamı şudur, haz alma arzusunun bu yasası içimize damgalandıktan sonra, kendimizi “operasyon” adıyla tanımlarız. Bu böyledir çünkü bu form eşitsizliği yüzünden Yaradan olmayı bırakıp yaratılan varlık haline geliriz ve Operatör olmaktan operasyon haline geliriz.

Bu çaba ve çalışmadır. Bu, işletilende işleyen kuvvet nedeniyle, dünyalar aşağıya doğru basamaklandıkça, bu dünyadaki bedenden ayrılana kadar içimizdeki alma arzusu artar, kendi dışındakine asla ihsan etmeyen, hayatların hayatına zıt forma geliriz ve bu, bedenlere ölüm ve ruha her türlü azap ve meşakkati getirir.

Bu Tora ve Mitzvot'ta Yaradan'ın çalışmasının anlamıdır. Kısıtlanmış yerdeki çizginin aydınlanması yoluyla, kutsal isimler - Tora ve Mitzvot - yayılır. Yaradan'a memnuniyet vermek için Tora ve Mitzvot'ta çalışarak, alma kaplarımız yavaş yavaş ihsan etme kaplarına dönüşür ve bu, tüm aranan ödüldür.

Alma kaplarımız ne kadar bozuksa, form eşitsizliği korkusuyla, O’nun bolluğunu almak için ağzımızı açmamız da o kadar imkânsızdır. Bu, “kendisine ait olmayanı yiyen, başkasının yüzüne bakmaya korkar,” örneğindeki gibidir çünkü ilk kısıtlamanın nedeni buydu. Ancak alma kaplarımızı ihsan etmek üzere çalışacak şekilde düzelttiğimizde, kaplarımızı Yaratıcıları ile eşitler ve O'nun bolluğunu sınırsızca almaya uygun hale geliriz.

Böylece görüyorsun ki önümüzdeki yaratılışın bütünündeki tüm bu zıt formlar, yani işletenin ve işletilenin formu, bozulma ve ıslahların formu, emeğin formu ve onun ödülü, O’nun tek düşüncesine dahildir. Basit bir ifadeyle, "O'nun yarattıklarını memnun etmektir", tam olarak budur, ne eksik ne fazla.

Hem kutsal Tora’mızdaki hem de dış öğretilerdeki kavramlar olmak üzere tüm kavram çeşitliliği de bu düşünceye dahildir. Aşağıda uygun yerlerde açılayacağım gibi her birindeki tüm yaratılışlar, dünyalar ve çeşitli davranışlar, bu tekil düşünceden kaynaklanır.

Eyn Sof'un Malhut'u, Malhut'un oraya herhangi bir Sof [son] yerleştirmediği anlamına gelir.

23. Yukarıdakilere göre, Eyn Sof'ta bir Malhut'u tanımanın mümkün olduğuna dair şüphelilerin çığlıklarından kapıların titrediği, Eyn Sof'un Malhut'u ile ilgili Tikkuney Zohar'da [Zohar'ın bir parçası] sunulanı anlayabiliriz. Çünkü eğer yapabilirsek, bu, ilk dokuz Sefirot'un da orada olduğu anlamına gelir! Sözlerimizden, Eyn Sof'un ışığına zorunlu olarak dahil olan alma arzusunun Eyn Sof'un Malhut'u olarak adlandırıldığı çok açık hale gelir.

Ancak Malhut, orada Ein Sof'un ışığına bir sınır ve bir son koymadı çünkü alma arzusundan kaynaklanan form eşitsizliği onda henüz belirginleşmemişti. Bu yüzden ona Ein Sof denir, yani Malhut oraya bir son koymaz. Tersine, kısıtlamadan aşağıya doğru, Malhut'un gücüyle her Sefira ve Partzuf'ta bir son yapılmıştır.

Kısıtlama’dan aşağıya bir son koyar. Yalnız bundan sonra Malhut’un gücü, Partzuf’un her Sefira’sına bir Sof koyar.

Kısım Altı

HaVaYaH'ın dört harfi olan dört aşama dışında, alma arzusunun herhangi bir özde ortaya çıkması imkansızdır.

24. Malhut'ta meydana gelen sonu tam olarak anlamak için bu konuyu biraz detaylandıralım. İlk olarak, Kabalistlerin neyi belirlediklerini ve Zohar ve Tikkunim'de bize sunduklarını açıklayacağız: Dört harfli HaVaYaH adının sırasına göre düzenlenmemiş üst dünyalarda veya alt dünyalarda büyük veya küçük hiçbir ışık yoktur.

Bu, Hayat Ağacı'nda sunulan, bir kapta kıyafetlenmeyen dünyalarda ışık olmadığı yasasıyla el ele gider. O’nun Kendisin ile O’ndan genişleyen Işık arasındaki farkı zaten açıklamıştım. Bu sadece O'nun genişleyen ışığında bulunan haz alma arzusundan kaynaklanır, Kendisi’den form eşitsizliği vardır, çünkü O'nda böyle bir arzu yoktur.

Bu, genişleyen ışığı “yayılmış varlık” adıyla tanımlar, çünkü bu form eşitsizliğinden dolayı ışık, Yaratıcı olmaktan çıkar ve yaratılan bir varlık haline gelir. O'nun ışığında bulunan haz alma arzusunun da ışığın büyüklüğünün ölçüsü olduğu anlatılır. Bu, ışığın “yeri” olarak adlandırılır, yani onun bolluğunu alma arzusunun ve özleminin ölçüsüne göre alır, daha fazla veya daha az değil.

Aynı zamanda bu alma arzusu meselesinin, yokluktan var olma yoluyla dünyaların yaratılmasında yaratılan yenilik olduğunu da açıklar. Tek başına bu form, O’nun Kendisine hiçbir şekilde dahil değildir ve Yaradan ancak şimdi onu yaratılışın amacı için yaratmıştır. "Ve karanlığı yaratır" ın anlamı budur, çünkü bu form, içindeki form eşitsizliği nedeniyle karanlığın köküdür. Bu nedenle içinde ve onun yüzünden genişleyen ışıktan daha karanlıktır.

Şimdi, O'ndan anında yayılan her bir ışığın iki anlayıştan oluştuğunu görüyorsunuz: İlk idrak, içinde “haz alma arzusu” formu ortaya çıkmadan önce, genişleyen ışığın kendisidir. İkinci idrak, içinde “haz alma arzusu” ortaya çıktıktan sonradır, bu sırada form eşitsizliğinin edinilmesi nedeniyle daha kalın ve biraz daha karanlık hale gelir.

Böylece, birinci anlayış ışıktır ve ikinci anlayış kaptır. Bu nedenle, her bir genişleyen ışık, kap üzerindeki izlenimde dört safhadan oluşur. Bunun nedeni, “genişleyen ışığa bir kap” olarak adlandırılan alma arzusunun formunun bir anda değil, işletilen ve işleyen yoluyla tamamlanmasıdır. İşletende iki idrak ve işletilende iki idrak vardır. İşletende bunlara "potansiyel" ve "gerçek", işletilende "potansiyel" ve "gerçek" denir ve bunlar dört idrak oluşturur.

Alma arzusu, yaratılan varlıkta kendi isteğiyle almak için uyanışı aracılığıyla oluşur.

25. Kab, karanlığın kökü olduğundan, ışığın zıttı olduğu için, neden ve sonuç yoluyla yavaş, kademeli olarak işlemeye başlaması gerekir. “Su gebe kaldı ve karanlığı doğurdu” (Midraş Raba, Şemot, 80; 22) ayetinin anlamı budur.

Karanlık, ışığın kendisinin bir sonucudur ve tıpkı gebe kalma ve doğumda olduğu gibi, potansiyel ve fiili anlamında, onun tarafından işletilir. Bu, alma arzusunun her genişleyen ışığa zorunlu olarak dahil olduğu anlamına gelir. Bununla birlikte, bu arzu açıkça aydınlığa kavuşturulmadan önce bir form eşitsizliği olarak görülmez. Ancak, bu Arzu, Işığın içine açıkça yerleştirilmeden önce bir Form eşitsizliği olarak kabul edilmez.

Yaratıcı tarafından ışığın içinde birleştirilen alma arzusu bunun için yeterli değildir. Tersine, yaratılan varlığın kendisi, eyleminde, alma arzusunu kendi seçimi anlamında, bağımsız olarak göstermelidir. Bunun anlamı şudur ki kişi, Yaratıcı tarafından kendi içindeki genişlemenin ışığının ölçüsünden daha fazla, kendi iradesiyle bolluğu yaymalıdır.

Yaratılan varlık, arzusunun ölçüsünü artırmak için kendi seçimiyle çalıştırıldıktan sonra, özlem ve alma arzusu onda sabitlenir ve ışık bu kabı kalıcı olarak giydirebilir.

Eyn Sof ışığının görünüşte dört safhanın tümüne yayıldığı doğrudur, dördüncü olan yaratılan varlık tarafından arzunun tam ölçüsüne ulaşır çünkü hiçbir şekilde O'ndan çıkıp kendine Eyn Sof anlamına gelen bir isim almayacaktı.

Ancak, O’nun yüceliği içinde, form alma arzusu nedeniyle hiç değişmedi ve orada, ışık ile haz alma arzusu olan ışığın yeri arasında hiçbir değişiklik yoktur; onlar bir ve aynı şeydir.

Pirkey de Rabbi Eliezer'de şöyle yazılmıştır; "Dünya yaratılmadan önce, O Birdi ve O'nun Adı Bir idi". Bu çifte referansı, "O" ve "O’nun Adı"nı anlamak gerçekten zordur. Dünya yaratılmadan önce O'nun Adının orada ne işi var? "Dünya yaratılmadan önce O Bir idi," demesi gerekirdi.

Ancak bu, kısıtlamadan önceki Eyn Sof ışığına atıfta bulunur. Orada bir yer ve O'ndan bolluğu alma arzusu olsa da, yine de ışık ile “yer” arasında bir değişiklik ve ayrım yoktur.

“O birdir”, Eyn Sof'un ışığı anlamına gelir. “O’nun adı birdir” hiçbir değişiklik olmaksızın orada bulunan haz alma arzusu anlamına gelir. Bilgelerimizin ne ima ettiğini anlayın, "O'nun adı" Gematria'da arzu, yani "haz alma arzusu"dur.

Yaratılış düşüncesindeki tüm dünyalara “Ein Sof ışığı” denir ve orada alıcıları içeren şeye Eyn Sof'un Malhut'u denir.

26. “Eylemin sonu ilk düşüncededir” ile ilgili olarak, O'nun yarattıklarını memnun etmek için Kendisinden genişleyen yaratılış düşüncesi olduğu zaten açıklanmıştır. O'nda, düşüncenin ve ışığın bir ve aynı şey olduğunu öğrendik. Bu nedenle, O’nun Kendisinden genişleyen Eyn Sof ışığı, çalışmanın sonu olan gelecekteki ıslahın sonuna kadar önümüzdeki tüm gerçekliği içerir. O’nda, tüm yaratılanlar, O'nun kendilerine bahşetmek istediği tüm mükemmellikleri ve sevinçleri ile zaten eksiksizdir. Tamamen eksiksiz olan bu realiteye “Ein Sof ışığı” denir ve onları içerene de Eyn Sof'un Malhut'u denir.

Kısım Yedi

Sadece dördüncü safha kısıtlanmış olmasına rağmen, ışık ilk üç safhadan da ayrıldı.

27. Yaratılış düşüncesinin kapsayıcı noktası olan orta noktanın, yani onun içindeki haz alma arzusunun, Yaratıcı ile form eşitliğini artırmak için kendisini süslediği daha önce açıklanmıştır. Yaratıcı’nın bakış açısından, O’nun Yüceliğinde hiçbir form eşitsizliği olmamasına rağmen, arzunun noktası, zengin adam hakkındaki hikâyede olduğu gibi, O’nun özünden bir tür dolaylı uzantı olarak hissetti. Bu nedenle, alma arzusunun tam Gadlut'u [büyüklüğü/yetişkinliği] olan son safhadan, O'nun özünden doğrudan uzatma/genişleme yoluyla yapışmayı artırmak için arzusunu azalttı.

Sonra ışık, her yerden yani o yerde var olan dört dereceden hepsinden boşaltıldı. Arzusunu yalnızca dördüncü safhada azaltmasına rağmen bölünemez olmak, maneviyatın doğasıdır.

Daha sonra, ilk üç safhadan bir ışık çizgisini yeniden uzattı ve dördüncü safha boş bir alan olarak kaldı.

28. Daha sonra Eyn Sof ışığı boşalan yere bir kez daha yayıldı. Dört safhada da tüm yeri doldurmadı ama kısıtlama noktasındaki arzu gibi, sadece üç safhayı doldurdu. Bu nedenle, kısıtlanan orta nokta boş ve boşluk olarak kaldı çünkü ışık sadece dördüncü aşamada aydınlandı, ama tam olarak değil ve Eyn Sof ışığı orada durdu.

Bundan sonra üst dünyalarda uygulanan safhaların birbiri ile bütünleşmesi konusunu açıklayacağız. Şimdi görüyorsunuz ki dört safha, dört safhanın kendisinde de olacak şekilde birbirine dahil edilmiştir. Böylece, Eyn Sof ışığı, dördüncü safhada da içindeki ilk üç safhaya ulaştı ve sadece dördüncü safhadaki son safha boş ve ışıksız kaldı.

Kısım Sekiz

Hohma'ya "ışık" ve Hasadim'e "su" denir. Bina'ya "üst su" ve Malhut'a "alt su" denir.

29. Şimdi alma arzusunun formunu tamamlamak için gerekli olan dört neden ve sonuç aşamasının anlamını, “Su gebe kaldı ve karanlığı doğurdu” bölümünde olduğu gibi açıklayacağız. Atzilut'taki ışıkta iki anlayış vardır. İlk anlayışa "ışık" denir ki bu Hohma'dır ve ikinci anlayışa Hasadim olan "su" denir.

İlk anlayış, aşağıdan herhangi bir yardım almadan, yukarıdan aşağıya doğru uzanır. İkinci anlayış, aşağıdakinin yardımı ile genişler, dolayısıyla su adını alır, çünkü bu temeli yukarıda olan ışığın ve temeli aşağıda olan suyun doğasıdır.

Ayrıca suda da iki anlayış vardır: Üst Su, dört anlayışın, ikinci anlayışı ve Aşağı Su, dört anlayışın, dördüncü anlayışı.

Alma arzusu olan kabı ortaya çıkarmak için Ein Sof ışığının dört safhaya genişlemesinin açıklaması.

30. Bu nedenle, Eyn Sof ışığının herhangi bir genişlemesi on Sefirot'tan oluşur, çünkü kök ve Yaratıcı olan Eyn Sof'un ışığına Keter denir. Genişlemenin ışığının kendisine Hohma denir ve bu, yukarıdan, Eyn Sof'tan gelen ışığın genişlemesinin tam ölçüsüdür.

Alma arzusunun yukarıdan gelen ışığın her genişlemesine dahil olduğu daha önce söylenmişti. Bununla birlikte, alma arzusunun formu, yaratılan varlıkta, genişlemesinin ölçüsünden daha fazla ışık yayma arzusu uyanmadan önce fiilen görünür hale gelmez.

Bu nedenle, alma arzusu genişlemenin ışığına hemen potansiyel olarak dahil edildiğinden, ışık potansiyeli gerçeğe getirmek zorunda kalır. Sonuç olarak, ışık, Ein Sof'tan genişlemesinin ölçüsünden daha fazla ek bolluğu genişletmek için uyanır. Bununla, alma arzusu pratikte o ışıkta ortaya çıkar ve hafif bir form eşitsizliği yoluyla yeniliğin formunu alır, çünkü yeni form tarafından daha kalın hale geldiği için bu onu ışıktan daha karanlık yapar.

Daha kalın hale gelen bu parçaya Bina denir. Bu, “Ben Bina'yım [anlayış], güç (Gevura) benimdir," sözünün anlamıdır. Gerçekte Bina, Hohma'nın bir parçasıdır, yani Ein Sof'un genişlemesinin gerçek ışığıdır. Bununla birlikte, arzusunu arttırdığı ve Eyn Sof'tan içindeki genişlemenin ölçüsünden daha fazla bolluk çektiği için, böylece form eşitsizliği elde etmiş ve ışıktan biraz daha kalınlaştı. Böylece Sefira Bina olan kendi adını aldı.

Arzunun yoğunlaşmasının gücüyle Eyn Sof'tan yaydığı ek bolluğun özüne "Hasadim ışığı" veya "yukarı su" denir. Bunun nedeni, bu ışığın Hohma'nın ışığı gibi doğrudan Eyn Sof'tan değil, arzuyu yoğunlaştıran yaratılan varlığın yardımıyla uzanmasıdır. Bu nedenle o, “Hasadim ışığı” veya “su” olarak adlandırılmak için kendi adını hak eder.

Şimdi Sefira Bina'nın üç ışık anlayışından oluştuğunu görüyorsunuz: İlk anlayış, Hohma ışığının bir parçası olan Bina'nın kendi ışığıdır. İkincisi, onun giderek kalınlaşması ve arzunun yoğunlaşmasıyla elde edilen ondaki form eşitsizliğidir. Üçüncü kavrayış, Ein Sof'tan kendi uzantısı yoluyla kendisine gelen Hasadim'in ışığıdır.

Ancak bu yine de tüm alma kabını tamamlamaz, çünkü Bina'nın özü çok yüce olan Hohma'nın ışığıdır, Eyn Sof ışığından doğrudan bir genişlemedir. Sonuç olarak, Bina'da yalnızca alma kaplarının kökü ve kabın işleyişinin operatörü ortaya çıkar.

Sonrasında, yoğunlaşmasının gücüyle yaydığı aynı Hasadim ışığı bir kez daha ondan yayıldı ve Hohma'nın bir miktar aydınlanması eklendi. Hasadim ışığının bu genişlemesine Zer Anpin veya HGT denir.

Bu genişlemenin ışığı, Bina'dan genişlemesinde Hohma'nın aydınlanma ölçüsünden daha fazla, yeni bir bolluğu yayma arzusunu da arttırdı. Bu genişleme aynı zamanda iki safha olarak kabul edilir, çünkü genişlemenin ışığının kendisine ZA veya VAK, içindeki yoğunlaşmaya ise Malhut denir.

On Sefirot'a şu şekilde geliriz: Keter Eyn Sof'tur; Hohma, Ein Sof'tan gelen genişlemenin ışığıdır; Bina, bolluğu artırmak için yoğunlaşan Hohma'nın ışığıdır, onun sayesinde daha da kalınlaşır. HGT NHY'den oluşan ZA, Bina'dan genişleyen Hohma'nın aydınlanması ile Hasadim'in ışığıdır ve Malhut, Hohma'nın ZA'dan daha fazla aydınlanmasını eklemek için ikinci yoğunlaştırmadır.

Arzu'daki dört safha, KHB TM olan HaVaYaH'ın dört harfidir.

31. Dört harfli İsimdeki dört harfin anlamı şudur: Yod'un ucu Ein Sof'tur, yani işletim gücü, O'nun yarattıklarını memnun etmek olan yaratma düşüncesini, yani Keter'in kabını içerir. Yod Hohma'dır yani Eyn Sof'un genişleme ışığında bulunan potansiyelde fiili olan birinci safhadır. İlk Hey Bina'dır ikinci safha anlamına gelir, potansiyelin gerçekleşmesi olarak kabul edilir, yani Hohma'dan daha kaba büyüyen ışıktır.

Vav Zer Anpin veya HGT NHY, Bina aracılığıyla ortaya çıkan Hasadim ışığının genişlemesi anlamına gelir. Bu, üçüncü safhadır, operasyonu ifşa etme potansiyeli, HaVaYaH'daki en alttaki Hey. Malhut dördüncü safha anlamına gelir, Bina'dan genişleme ölçüsünden daha fazla bolluk yaymak için yoğunlaşan alma kabındaki eylemin tam tezahürüdür. Bu, alma arzusunun formunu ve kabını giyinen ışığı tamamlar, alma arzusu daha önce değil ama ancak bu dördüncü safhada tamamlanır.

Şimdi şunu kolayca görebilirsiniz ki dört safha olan dört harfli İsim altında düzenlenmeyen üst ve alt dünyalarda ışık yoktur. Bu olmazsa, her ışıkta olması gereken alma arzusu eksik kalacaktır, çünkü bu arzu o ışığın yeri ve ölçüsüdür.

HaVaYaH'ın Yod ve Vav harfleri incedir çünkü onlar sadece potansiyel olarak algılanır

32. Bu bizi şaşırtabilir, çünkü Yod, Hohma'yı ve Hey, Bina'yı ima eder ve On Sefirot'ta var olan ışığın tamamı Hohma'nın Sefira'sındadır, Bina, Zeir Anpin ve Malhut Hohma'ya göre sadece giysilerdir. Bu nedenle Hohma, dört harfli İsimdeki büyük harfi almalıydı.

Mesele şu ki, dört harfli İsim'in harfleri on Sefirot'taki ışığın ölçüsünü ve miktarını ima etmez veya belirtmez. Bunun yerine, kabın izlenim ölçülerini gösterirler. Tora parşömenindeki beyaz, ışığı ima eder ve Tora parşömenindeki siyah olan harfler, kabların niteliğini gösterir.

Bu nedenle, Keter yalnızca kabın kökünün kökü olarak algılandığından, yalnızca Yod'un ucunda ima edilir. Gerçekte ortaya çıkmayan güç olan Hohma, harflerin en küçüğü olan Yod ile ima edilir.

Gücün eylemle uygulandığı Bina, en geniş harf olan Hey ile gösterilir. ZA, yalnızca eylemin icrası için güçtür ve bu nedenle uzun ve dar bir harf olan Vav ile ima edilir. İnceliği, kabın özünün henüz gizlendiğini ve potansiyelde kaldığını gösterir. Çizginin uzunluğu, genişlemesinin sonunda tüm kabın onun içinden göründüğünü gösterir.

Hohma, genişleme yoluyla tüm kabı tezahür ettirmeyi başaramadı çünkü Bina, hala eksik bir kabdır; daha ziyade kabın operatörüdür. Bu nedenle Yod'un bacağı kısadır, bu da onun hala kısa olduğunu ve içinde gizlenen güç ve genişlemesi yoluyla tam bir kab ortaya çıkarmadığını ima eder.

Malhut da, Bina gibi, Hey harfiyle ima edilir, geniş bir harftir ve tam formunda görünür. Bina ve Malhut'un aynı harflere sahip olması sizi şaşırtmamalı çünkü ıslah dünyasında onlar gerçekten benzerdirler ve kaplarını birbirlerine ödünç verirler, “Ve ikisi gitti” ayetinde olduğu gibi.

Kısım Dokuz

Manevi hareket, yeni bir form değişikliği anlamına gelir

33. Bu bilgelikteki neredeyse her kelimede karşılaştığımız, zaman ve hareketin anlamını yine de incelemeliyiz. Aslında, manevi hareketin bir yerden diğerine somut bir hareket etmek gibi olmadığını bilmelisiniz. Bu yeni bir forma atıfta bulunur. Her yeni formu "hareket" başlığıyla adlandırıyoruz. Maneviyatta meydana gelen yeni bir form değişikliği anlamına gelen bu yenilik, önceki bu genel manevi formunun aksine, o, maneviyattan ayrılmış ve uzaklaşmış kabul edilir. Kendi adı ve otoritesi ile ortaya çıktığı, bununla tıpkı bir kısmının ayrılan ve başka bir yere taşınan maddesel bir öz haline geldiği kabul edilir. Bu nedenle, yeni forma “hareket” denir.

“Manevi zaman”, birbirinden kaynaklanan belirli sayıda yeni form değişikliği anlamına gelir. Önceki ve sonraki, neden ve sonuç anlamına gelir.

34. Zamanın manevi tanımıyla ilgili olarak, bizim için tüm zaman kavramının yalnızca bir hareket hissi olduğunu anlayın. Hayal gücümüz, birer birer algıladığı belirli sayıda ardışık hareketi resmeder ve tasarlar ve bunları belirli bir “zaman” miktarı olarak yorumlar. Dolayısıyla kişi çevresiyle tam bir dinlenme halinde olsaydı, zaman kavramının farkında bile olmazdı. Maneviyatta da böyledir: Sebep ve sonuç olarak birbirine karışan belirli bir miktar yeni form “manevi hareketler” olarak kabul edilir ve bunlara maneviyatta “zaman” denir. Ayrıca “önce” ve “sonra” her zaman “neden ve sonuç” anlamına gelir.

Kısım On

Yaratılan varlığa atfedilen tüm madde, alma arzusudur. İçindeki herhangi bir ekleme, Yaratıcı’ya atfedilir.

35. Bilin ki, yaratılan varlıktaki alma arzusunun, onun kabı olduğu açıklığa kavuşturulmuştur. Ayrıca bilin ki o, yaratılan varlığa atfedilen tüm genel özdür. Bunun dışında var olan her şey Yaratıcı’ya atfedilir.

Alma arzusu, her özün ilk formudur. Özde bir edinim olmadığı için ilk formu “madde” olarak tanımlarız.

36. Alma arzusunu özde bir olay ve bir form olarak algılamamıza rağmen, onu özün maddesi olarak nasıl algılıyoruz? Doğrusu, bize yakın olan özlerde de durum aynıdır. Beş duyumuzun tamamı buna uygun olmadığı için, herhangi bir özde herhangi bir edinim veya algımız olmadığı için, özdeki ilk forma “özdeki ilk madde” adını veriyoruz. Görme, işitme, koku alma, tatma ve dokunma, dikkatle inceleyen akla, duyularımızla iş birliği yoluyla formüle edilen özün “olaylarının” yalnızca soyut biçimlerini sunar.

Örneğin, kimyasal bir işlemle ayrılmış herhangi bir özün en küçük elementlerindeki en küçük, mikroskobik atomları bile alırsak, bunlar da sadece göze bu şekilde görünen soyut formlar olur. Daha doğrusu onları, içlerinde bulduğumuz alma ve alma arzusunun yollarıyla ayırt eder ve far ederiz.

Bu işlemlerden sonra bu çeşitli atomları ayırt edip o özün ilk maddesine ayırabiliriz. Bununla birlikte, o zaman bile, bir madde değil, özdeki güçlerden başka bir şey olmayacaklardır.

Böylece, maddesellikte bile, ilk maddenin, onu takip eden diğer tüm olayları ve formları taşıyan ilk madde olduğunu varsaymaktan başka, ilk özü anlamak için başka bir yolumuz olmadığını görürsünüz. Bu, maddi ve hayali olanın geçerli olmadığı üst dünyalarda çok daha fazladır.