600.000 Ruh
Anokhi (Ben) Kelimesindeki Khaf Harfinin Anlamı
Aravut (Karşılıklı Sorumluluk)
Baal HaSulam’ın Kehaneti
Barış
Beden ve Ruh
Bir Kısım İfşa İki Kısım Gizlilik
Bu Yudah İçin
Çözüm
Dinin Özü ve Amacı
Dört Dünya
Dünya’da Barış
Erdemli ve Günahkar
Etimden Tanrıyı Göreceğim
Gebelik ve Doğumun Anlamı
Geleceğin Nesilleri
Geleceğin Toplumunu İnşa Etmek
Genel Olarak Gizli İlmin Niteliği
Hakikatin Sözü
Halkın Izdırabını Hissedenler
Hareket Zamanı
Hatırlama
Hizmetçi Hanımının Varisidir
İşleyen Akıl
İsrail’in İlminin Dışsal İlimlerle Kıyaslanması
Kabala İlminde Madde ve Form
Kabala İlminin Özü
Kabala İlminin Tarihi
Kabala İlmi ve Felsefe
Kabala Öğretisi ve Özü
Man’s Actions and Tactics
Matan Tora
Mesih’in Borazanı
Ödüllendi - Hızlandıracağım-; Ödüllenmedi - Kendi Zamanında
Özgürlük
Sen Beni Arkadan ve Önden Kuşattın
Sürgün ve Kurtuluş
Sürüyü Toplama Zamanı Değil
Tanrı Sevgisi ve İnsan Sevgisi
Tek Buyruk
The Meaning of His Names
Toprağın Mirası
Ulus
Yaradan'ın Yüzünün Gizliliği ve İfşası - 1
Yaradan'ın Yüzünün Gizliliği ve İfşası - 2
Zohar'ın Tamamlanması için Bir Konuşma
Kütüphanechevron_right
Baal HaSulam/Articles
chevron_right
Kabala İlmi ve Felsefe
 

Kabala İlmi ve Felsefe Maneviyat Nedir?

Felsefe, maneviyatın, fizikselliğin ürünü olduğunu ve ruhun, bedeni yarattığını kanıtlamak için çok uğraştı. Onların sözleri, yine de hiçbir şekilde kalp tarafından kabul edilmez. İlk hataları, maneviyatı yalan yanlış algılamalarıdır: Onlar, fizikselliği, maneviyatın yarattığına karar verdiler, elbette bu uydurmadır.

Her ebeveyn, bir şekilde kendi nesline benzer. Bu ilişki, onun devamının uzandığı yol ve rotadır. İlaveten, her operatör (eylemi yapan), onunla temasa geçmek aracılığıyla, işleyişi ile ilgili öneme sahip olmalıdır. Zira söylediğinize göre, maneviyat, herhangi bir fiziksel olaydan mahrumdur, öyleyse böyle bir yol ya da manevi kişinin ilişki kurabileceği ve bir şekilde harekete geçirebileceği bir ilişki mevcut değildir.

Bununla beraber, “maneviyat” kelimesinin ne demek olduğunu anlamanın felsefeyle bir ilgisi yoktur. Bunun nedeni şudur, maneviyatı çalışanlar, asla görmedikleri ya da hissetmedikleri bir şeyi nasıl tartışabilirler ki? İlkeleri neye dayanmaktadır?

Eğer maneviyatı fiziksellikten ayırabilen herhangi bir tanım varsa, bu, sadece manevi bir şeyi edinmiş ve hissetmiş kişilere aittir. Bunlar gerçek Kabalistlerdir; bu yüzden, ihtiyacımız olan tek şey Kabala ilmidir.

O’nun Özüne İlişkin Felsefe

Felsefe, kendisini O’nun Özü ile ilişkilendirmeye ve hangi kuralların O’na uymadığını ispatlamaya bayılır. Ancak, Kabala’nın bunlarla bir ilgisi yoktur, çünkü edinilemeyen ve algılanamayan bir şey nasıl tanımlanabilir? Aslında olumsuzlama tanımı, olumlama tanımı kadar geçerlidir. Zira bir nesneyi uzaktan gördüğünüzde ve onun negatifliklerini, yani onun olmadığı şeyleri de tanıdığınızda, bu durum da görme ve bir dereceye kadar tanıma, onaylama olarak kabul edilir. Eğer bir nesne, gerçekten gözden uzak ise, onun negatif özellikleri de belli değildir.

Örneğin, uzaktan siyah bir görüntü algılar, ancak onun insan mı kuş mu olduğunu yine de belirleyemezsek, bu görmek olarak kabul edilir. Eğer daha da uzak ise, onun bir insan olmadığını da belirleyemezdik.

Onların kargaşasının ve hükümsüz olmasının kökeni budur. Felsefe, O’nun Özüyle ilgili tüm olumsuzlamaları anlamakla gurur duyar. Ancak Kabala bilgeleri, bu noktada, bir şey söylemez ve O’na basit bir isim bile vermez, zira edinmediğimiz bir şeyi, bir isim ya da sözcük ile tanımlamayız. Bunun nedeni, bir sözcüğün, edinimin birtakım derecelerini belirtmesindendir. Bununla beraber, Kabalistler, O’nun realitedeki yansımasından bir hayli bahsederler ki bu da somut edinimler kadar geçerli olan ve gerçekten edindikleri yansımalardır.

Maneviyat Bedensiz Bir Güçtür

Bu, Kabalistlerin “maneviyat” olarak tanımladıkları ve bahsettikleri şeydir. Görüntüsü, yeri, zamanı ya da herhangi bir fiziksel değeri yoktur. (Bana göre felsefe, genellikle kendisine ait olmayan bir giysi giymiştir, zira Kabala ilminden tanımlar çalmış ve insan aklıyla ayrıntılar yaratmıştır. Bunun için olmasaydı, asla bu tarz bir kavrayış üretmeyi düşünmezlerdi.) Ancak bu sadece potansiyel bir güçtür; yani sıradan, dünyevi bir bedene bürünmüş bir güç değil, bedensiz bir güçtür.

Manevi Bir Kap “Güç” Olarak Adlandırılır

Maneviyatın bahsettiği gücün, manevi Işık’ın kendisi olmadığına dikkat çekmenin yeri burasıdır. Manevi Işık, doğrudan O’nun özünden uzanır ve dolayısıyla O’nun özü ile aynıdır. Bu, bizim manevi Işık’ta, isimle tanımlayabileceğimiz hiçbir algımızın ya da edinimimizin olmadığı anlamına gelir. “Işık” ismi bile ödünç alınmıştır ve gerçek değildir. Bu yüzden, bedensiz “Güç” isminin özellikle manevi kaptan bahsettiğini bilmemiz lazım.

Işıklar ve Kaplar

Dolayısıyla, iç görüleriyle tüm ilmi dolduran Kabala bilgelerinin, çeşitli Işıklar arasında nasıl ayrım yaptıklarını sorgulamamalıyız. Bunun nedeni, bu gözlemlerin, Işıkların kendilerine ait olmaması, yukarıda bahsedilen güç olan kabın, ışıkla karşılaşmasından alınan izlenimden bahsetmesidir.

Işıklar ve Kaplar (kelimelerin anlamları)

Hediye ile hediyenin yarattığı sevgi arasındaki çizginin çizilmesi gereken yer, burasıdır. Işıklar, yani edinilebilen, kaplar üzerindeki izlenimler, “form ve madde birlikte” olarak adlandırılır. İzlenim, formdur ve yukarıdaki güç, maddedir.

Ancak yaratılan sevgi “maddesi olmayan form” olarak kabul edilir. Bu, sanki hiçbir hediyeyi örtmemiş gibi, sevgiyi, hediyenin kendisinden ayırırsak, sadece “Yaradan sevgisi” soyut isminde, form olarak kabul edildiği anlamına gelir. Bu durumda, bunu uygulamak “Pratik Kabala” olarak kabul edilir. Ancak, yine de Pratik Felsefeye hiçbir benzerlik olmaksızın gerçek olarak görülür, zira bu sevginin ruhu, hediyeden tümüyle ayrılmış, Işığın kendisi olarak edinimde kalır.

Kabala’da Madde ve Form

Bunun nedeni şudur; bu sevgi, sadece hediyenin bir sonucu olmasına rağmen, yine de hediyenin kendisinden çok daha önemlidir. Bu, sanki büyük bir kralın, birine, önemsiz bir hediye vermesi gibidir. Hediyenin kendisi değersiz olmasına rağmen, kralın sevgisi ve ilgisi, onu paha biçilmez ve değerli kılar. Bu yüzden, Işık ve hediye, maddeden tümüyle ayrıdır; bir bakıma, hediyenin kalpte görünürde unutulmuş olsa da çaba ve ayrımın, edinimde sadece sevgi ile oyulmuş olarak kalması gibidir. Dolayısıyla, ilmin bu tarafı, ilmin en önemli kısmı olan, “Kabala’nın Pratik İlmi” olarak adlandırılır.

ABYA

Bu sevgi, insan sevgisine çok benzeyen dört kısımdan oluşur. Hediyeyi ilk aldığımızda, hâlâ hediyeyi vereni, bizi seven olarak kabul etmeyiz, dahası, bu durum, hediyeyi veren önemli ve alan ona eşit değilse, daha da barizdir.

Bununla beraber, tekrarlanan verme ve ısrar, en önemli insanı bile gerçek, eşit sevgili gibi gösterir. Bunun nedeni, sevgi yasasının, büyük ve küçük arasında geçerli olmamasıdır; zira iki gerçek sevgili, eşit hissetmelidir.

Bu yüzden, burada, sevginin dört derecesini ölçebilirsiniz. Bu duruma, Asiya denir, hediyelerin verilmesinin tekrarına Yetzira ve sevginin kendisinin ortaya çıkışına Beria denir.

Kabala’nın Pratik İlmi çalışmasının başladığı yer burasıdır; zira sevgi, bu derecede hediyelerden ayrılır. ‘Ve karanlığı yaratır’ sözlerinin anlamı budur, yani Işık, Yetzira’dan ayrılmıştır ve sevgi, Işık olmaksızın, hediyesiz kalır.

Sonra Atzilut gelir. Formu, maddeden tümüyle ayırıp tattığında, “ve karanlığı yaratır” sözlerinde olduğu gibi, formun, maddeyi bir kez daha kıyafetlendirdiği, yani Işığın ve sevginin birlikte olduğu, Atzilut derecesine yükselmeye layık olur.

Ruhun Kökeni

Manevi olan her şey, bedenden ayrı bir güç olarak algılanır; çünkü fiziksel bir görüntüsü yoktur. Tam olarak da bu yüzden, fiziksellikten münferit ve tümüyle ayrı kalır. Böyle bir koşulda, fiziksellik ile temas kurabileceği bir ilişkisi yok iken, fiziksel bir şeyi yaratmak bir yana, fiziksel herhangi bir şeyi nasıl harekete geçirebilir?

Asidik Unsur

Ancak gerçek şu ki, gücün kendisi de gerçek bir madde olarak kabul edilir; tıpkı somut dünyadaki herhangi bir fiziksel madde gibi; insan duyularının algılayabileceği bir görüntünün olmaması gerçeği, “güç” olan maddenin değerini düşürmez.

Bir miktar havayı örnek alın: İçerisinde pek çok maddeyi barındırır. Ancak başka hiçbir madde ile karıştırılmamış, saf oksijen dolu bir şişe alırsanız, şişeyi, tümüyle boşmuş gibi görürsünüz. Oksijenle ilgili hiçbir şey fark edemezsiniz; tamamen hava gibi soyut ve gözle görülmez olacaktır.

Eğer kapağı açar ve koklarsak, kokuyu keşfedemeyeceğiz, tadına bakarsak, tat bulamayacağız ve tattığımızda ise boş bir şişeden fazlası olmayacak. Aynı şey tatsız, kokusuz ve ağırlıksız olan hidrojen için de geçerlidir.

Bununla beraber, bu iki elementi bir araya getirdiğimizde, anında sıvıya – tadı ve ağırlığı olan içme suyuna dönüşeceklerdir. Eğer suyu, aktif kireç ile karıştırırsak, anında karışır ve kirecin kendisi gibi katılaşır.

Bu yüzden, içinde somut algı olmayan oksijen ve hidrojen elementleri, katı bir form alırlar. Dolayısıyla sırf duyularımız onları algılayacak şekilde düzenlenmediler diye, doğal güçlerin, fiziksel bir madde olmadıklarına nasıl karar verebiliriz? Dahası, dünyamızdaki somut maddelerin çoğunun, öncelikle, insan duyularının algılayıp hissedemediği oksijen elementinden oluştuğunu da biliyoruz!

Dahası, somut realitede bile, somut dünyamızda canlı biçimde algıladığımız katı ve sıvı, belli bir derecede hava ve dumana dönüşebilir. Benzer şekilde buhar da sıcaklık düştüğünde katıya dönüşebilir.

Bu durumda şunu merak etmeliyiz, kişi, sahip olmadığı şeyi nasıl verebilir? Açıkça görüyoruz ki, tüm somut görüntüler, başlı başına soyut elementlerden gelirler ve kendi başlarına madde olarak var olmazlar. Benzer şekilde, maddeleri tanımlamak için bildiğimiz ve kullandığımız tüm imajlar, tutarsız ve kendi başlarına var olmamaktadırlar. Tersine, bunlar formları, sadece artan ya da azalan sıcaklık gibi koşulların etkisi altında kıyafetlendirir ya da soyar.

Maddenin birincil parçası, içindeki “güç”tür ki henüz onları kimyasal elementlerde yaptığımız gibi parçalarına ayıramıyoruz. Belki gelecekte, bunların da arı formları keşfedilir; tıpkı kimyasal elementleri yakın zamanda keşfettiğimiz gibi.

Maneviyatta ve Fiziksellikte Eşit Güç

Tek kelimeyle: maddelere atfettiğimiz tüm isimler, tamamıyla uydurmadır, yani beş duyumuzdaki somut algımızdan kaynaklanır. Kendi başlarına mevcut değillerdir. Diğer taraftan, güce, onu, maddeden ayıran herhangi bir tanım atfettiğimizde, bu da uydurma olur. Bilim, nihai gelişimine ulaştığında bile, yine de sadece asıl realiteyi göz önünde bulundurmalıyız. Bu, “Herhangi bir maddesel işlemde, işlemin kendisi gibi, kendisi de madde olan işlemcisini görüp hissetmeliyiz” anlamına gelir. Eylemin kendisi ve eylemi yapan arasında bir ilişki vardır, aksi takdirde eylem gerçekleşmezdi.

İşlemciyi işlemden ayırma hatasının, manevi aksiyonun, fiziksel işlemi etkilediğini ispatlamakta ısrar eden Pratik Felsefe’den geldiğini bilmeliyiz. Bu, yukarıdaki gibi gerçekten sapmış çıkarımlarda bulunmayla sonuçlandı ki Kabala’nın buna ihtiyacı yoktur.

Üst Derecelerde Beden ve Ruh

Bu konuda Kabala’nın görüşü, her türlü felsefi karışımı dışarıda bırakacak şekilde son derece açıktır. Bunun nedeni, Kabalistlerin zihninde, felsefenin herhangi bir fizikselliğe sahip olduğunu reddettiği ve aslında manevi, daha yüce ve soyut olmalarına rağmen, tümüyle kavramsal unsurlar olarak sergilediği, manevi, ayrık, kavramsal varlıkların bile tıpkı fiziksel insan gibi beden ve ruhtan oluşmasıdır.

Dolayısıyla, ikisinin, ödülü nasıl kazanacağını merak etmenize ve bunların çok karışık olduğunu söylemenize gerek yok. Dahası, felsefe, karmaşık olan her şeyin, sonunda parçalanacağına ve yok olacağına, yani öleceğine inanır. Bu yüzden, kişi, bunların karmaşık ve ebedi olduğunu nasıl iddia edebilir?

Işıklar ve Kaplar

Aslında, onların düşünceleri, bizim düşüncelerimiz değildir. Zira Kabala bilgelerinin yolu, edinimin asıl kanıtı bulmak, akılla düşünmeyi imkânsız kılmakla, iptalini gerçekleştirmektir. Ancak, bu konuları, herkesin anlaması için açık hale getirmeme izin verin.

Öncelikle, Işıklar ve kaplar arasındaki farkın, Eyn Sof’dan (Sonu olmayan) doğan ilk varlıkta anında yaratıldığını bilmelisiniz. Doğal olarak, ilk varlık, en bütün ve ondan sonra gelen her şeyden daha arı olandır. Bu varlığın hoşluğunu ve bütünlüğünü, ona her hoşluğu ve hazzı vermek isteyen, O’nun özünden aldığı kesindir.

Hazzın ölçüsünün, alma arzusu olduğu biliniyor. Bunun nedeni, en çok almak istediğimiz şeyin, en çok haz veren olarak hissedilmesidir. Bu sebeple, bu ilk varlıktaki iki gözlemin farkına varmalıyız: Öz’ü alan “alma arzusu” ve alınan Öz’ün kendisi.

Ayrıca şunu da bilmeliyiz ki, alma arzusu, varlığın “bedeni” olarak algıladığımız şeydir, yani O’nun iyiliğini alma kabı olan, alma arzusunun başlangıçtaki özü. İkincisi ise, O’nun Işığı olan, alınan iyiliğin özüdür ki bu yaratılan varlığa ebediyen uzanır.

Bundan, kalbin idrak edebileceği, en yüce manevi varlıkta bile, birbirini kıyafetlendiren iki izlenimin ayrımına varmak zorunda olduğumuz sonucu çıkar. Bu, ayrı varlıkların karmaşık unsurlar olmadığını uyduran felsefenin görüşüne terstir. Yaratılan varlıkta zorunlu olarak var olan “alma arzusunun” (ki bu olmasa haz yerine zorlama olurdu ve haz hissi olmazdı) O’nun Özü’nde bulunmaması gerekir. “Yaratılan varlık” isminin nedeni budur, zira artık O’nun özü değildir, zira O kimden alabilir ki?

Bununla beraber, yaratılan varlığın aldığı bolluk, ister istemez O’nun özünün bir parçasıdır, çünkü burada, herhangi bir yeniliğe gerek yoktur. Bu yüzden, meydana getirilmiş beden ile, O’nun özü kabul edilen, alınan bolluk arasındaki büyük farkı görüyoruz.

Manevi Bir Varlık Nasıl Fiziksel Bir Varlık Yaratabilir?

Manevi varlığın, herhangi bir fiziksel şeyi nasıl yaratabileceğini anlamak görünüşte zordur. Bu soru, çok eski zamanlardan beri, çözüme ulaştırma girişimleri fazlaca mürekkep tüketmiş felsefi bir sorudur.

Gerçek şu ki, sadece kişi onların öğretilerini izlerse bu, zor bir sorudur. Bunun nedeni, onların, maneviyatın formunu, fiziksel hiçbir şeyle bağı olmaksızın göstermeleridir. Bu, zor bir soruyu türetir: Manevi bir şey, nasıl fiziksel bir şeyi yaratabilir ya da neden olabilir?

Ancak Kabala bilgelerinin görüşü, bunun hiç de zor olmadığıdır, çünkü onların ifadeleri filozoflarınkine tamamen terstir. Kabala bilgeleri, herhangi bir manevi niteliğin, fiziksel nitelik ile, göldeki iki damla gibi eşitlendiğini savunurlar. Bu nedenle, ilişkiler, son derece benzemektedir ve aralarında madde hariç, ayrılık yoktur: Manevi varlık, manevi maddeden oluşmuştur ve fiziksel varlık, fiziksel maddeden oluşmuştur.

Bununla beraber, manevi maddelerdeki tüm nitelikler, fiziksel maddelerde de bulunmaktadır, “Kabala İlminin Özü” makalesinde açıklandığı gibi.

Eski felsefe, benim açıklamamın önünde, üç görüş sunar: İlki, onların, insan zekâsının gücünün, ebedi ruh, insanın özü olduğu kararıdır. İkincisi, bedenin, ruhun neticesi olduğu varsayımlarıdır. Üçüncüsü, manevi varlıkların, karmaşık değil, basit nesneler olduğu söylemleridir.

Materyalist Psikoloji

Onların uydurma varsayımları hakkında tartışmanın yeri burası değildir. Kaldı ki bu tarz görüşlerin destekleyicilerinin dönemi geçti ve onların otoritesi hükümsüz kılındı. Bizler bunun için, kaidesini, öncekilerin yıkımı üzerine inşa ederek, halkın sempatisini kazanan materyalist psikoloji uzmanlarına da teşekkür etmeliyiz. Şimdi herkes, felsefenin geçersizliğini itiraf ediyor, çünkü felsefe, somut temeller üzerine oturmamıştır.

Bu eski kuram, Kabala bilgelerine atılan bir taş ve ölümcül bir diken haline geldi; çünkü Kabala bilgelerinin önünde boyun eğmeleri ve bilgelerin, onların gözü önünde, maneviyattan küçücük bir şey bile ifşa etmeden önce, kaçınma, tedbirlilik, kutsallık ve arınmayı üstlenmeleri gereken yerde, onlar pratik felsefeden almak istediklerini kolaylıkla aldılar. Onlar, bir bedel ödemeden, bilgelik kaynağından beslendiler ve bu ilim, halkın arasında neredeyse unutulana dek, Kabala ilmine dalmaktan kaçındılar. Bu nedenle, materyalist psikolojiye, buna, ölümcül bir darbe indirdikleri için minnettarız.

Ben Süleyman’ım

Yukarıda yazılanlar, bilgelerimizin anlattığı bir hikâyeye benzer: Asmodeus (şeytan), Kral Süleyman’ı (Hz. Süleyman) Kudüs’ten dört yüz parsa (uzunluk birimi; 1 parsa yaklaşık 6,5 km’ye eşittir.) uzağa götürdü ve onu parasız ve yiyeceksiz bıraktı. Sonra, Süleyman kapılarda dilenirken, o Hz. Süleyman’ın tahtına oturdu. Her gittiği yerde, “Ben Hatip’im!” dedi, ancak hiç kimse ona inanmadı ve böylece kasaba kasaba dolaştı ve “Ben Süleyman’ım!” diye iddia etti. Ancak Sanhedrin’e geldiği zaman, şöyle dediler: “Bir aptal, ‘Bir zamanlar kraldım.’ diyerek her zaman aynı yalanı söylemez.”

Sanki isim değil de ismin sahibi, kişinin özü gibi görünüyor. Dolayısıyla, Süleyman gibi akıllı bir adam, gerçekten de ismin sahibi ise, nasıl tanınmaz? Dahası, ismini yücelten kişi, ilmini gözler önüne sermelidir!

Üç Engel

Bir ismin sahibini tanımamızı engelleyen üç neden vardır:

1. Doğruluğundan dolayı ilim, sadece tüm detaylarıyla birlikte ifşa olduğunda berrak hale gelir. Bu yüzden, kişi, tüm ilmi bilmeden, onun bir parçasını bile görmesi mümkün değildir. Dolayısıyla, büyük çaba gösterecek yeterli ön inanca sahip olmak için, ilmin doğruluğunun aleniyetine (açıkça görmeye) ihtiyacımız var.

2. Tıpkı şeytan Asmodeus’un Hz. Süleyman’ın kıyafetlerini giymesi ve tahtını devralması gibi, felsefe de Kabala’nın tahtına, algılaması kolay kavramlarla oturdu; çünkü yalan, çabucak kabul edilir. Dolayısıyla, burada, iki kat sorun var: İlki, gerçeğin ilmi derindir ve çaba gerektirir, felsefe ise yanlış ve kolayca kavranabilir. İkincisi, ilim gereksizdir, çünkü felsefe, gayet tatmin edicidir.

3. Şeytan’ın, Hz. Süleyman’ın deli olduğunu iddia ettiği gibi, felsefe de Kabala ile dalga geçer ve reddeder.

Bununla beraber, ilim yüce olduğu sürece, halktan yükseltilir ve ondan ayrılır. En akıllı insan olduğundan, herkesten de üstündü. Bu yüzden, günler ve yıllar boyunca her gün bu ilmi öğrettiği arkadaşları, yani Sanhedrin dışında, en iyi bilim insanları onu anlayamadılar. Hz. Süleyman’ı anlayanlar onlardı ve tüm dünyada onun ismini duyurdular.

Bunun nedeni, önemsiz bir ilmin, beş dakikada algılanabilmesi ve bu yüzden herkes tarafından edinilebilir ve kolaylıkla duyurulabilir olmasıdır. Ancak, ağır bir kavram, birkaç saatten önce anlaşılamaz. Hatta bu zekâya bağlı olarak, günler ve yıllar sürebilir. Benzer şekilde, büyük bilim insanları, nesildeki seçilmiş birkaç kişi tarafından anlaşılır; çünkü derin kavramlar, oldukça fazla ön bilgiye dayanır.

Dolayısıyla, insanlar, onun isminin sahibi olduğuna inanmadan önce, tanınmadığı bir yere sürgün edilen tüm insanların en akıllısının, ilmini tanıtamaması, hatta ilminin küçük bir ipucunu gösterememesi bile hiç şaşırtıcı değildir.

Günümüzde Kabala ilmi için de böyledir; üzerimize gelen sorunlar ve sürgün, bizi onu unutmaya getirdi ve eğer ilmi uygulayan insanlar var ise bu, ilmin yararına değildir, tersine ilme zarar vermektedir, çünkü onu, Kabalist bir bilgeden almamışlardır. Dolayısıyla, bu nesilde, Hz. Süleyman sürgünde ve “İlim benim ve dinlerin tüm tatları ve Işık benim içimdedir” diyor gibidir, yine de hiç kimse inanmaz.

Ancak bu kafa karıştırıcıdır; çünkü eğer gerçek bir ilimse, tüm diğer ilimler gibi, kendisini tanıtamaz mı? Yapamaz. Kral Süleyman, bilgeliğini, sürgündeki yerde, bilginlere göstermediği için ve Kral Süleyman’ı bilen ve tanıyan ve onun bilgeliğinin derinliklerine tanıklık eden, Sanhedrin’in yerine, Kudüs’e gelmek zorundaydı, Kabala İlmi için de aynı şey söz konusudur: Kabala çalışmak, yirmi, otuz sene kalplerini sorgulayan, büyük bilgeler gerektirir. Sadece o zaman, Kabala’ya tanıklık edebilirler.

Hz. Süleyman’ın, Kudüs’e varana dek oymuş gibi davranan Asmodeus’un tahtına oturmasını, Kudüs’e ulaşana dek oymuş gibi davranmasını engelleyemediği gibi, Kabala bilgeleri de felsefi teolojiyi gözlemleyip, Plato ve onun Yunan öncülerinin, İsrail’deki peygamberlerin öğrencileriyle çalışırken edindikleri, ilimlerinin üst kabuğunu çalmalarından şikâyet ettiler. Onlar, manevi ilimden temel unsurları çalmış ve kendilerinin olmayan bir kıyafet giymişlerdir. Bugüne dek, felsefi teoloji, hanımına varis olan Kabala’nın tahtında oturmaktadır.

Ve başkaları onların tahtında otururken, Kabala bilgelerine kim inanır ki? Bu tıpkı sürgündeyken Hz. Süleyman’a inanılmaması gibidir; çünkü tahtında, şeytan Asmodeus otururken, Hz. Süleyman hâlâ tahtında sanılır. Hz. Süleyman’ın ise gerçeğin ortaya çıkmasına dair hiç umudu yoktur, çünkü ilim derindir ve kendilerini, kalp ve ruhlarıyla adayan inançlılar hariç, tanıklık ve deneylerle ifşa edilemez.

Erdemlilerin, Asmodeus’un yalancılığı ortaya çıkmadığı sürece, Hz. Süleyman’ı tanımayacağı gibi, Kabala da doğası ve gerçekliğini ispatlayamaz ve onun tahtına oturan teolojik felsefenin gereksizliği ve yanlışlığı açık hale gelmeden, dünyanın bunu bilmesi için hiçbir ifşa yeterli olmayacaktır.

Dolayısıyla materyalist psikoloji ortaya çıkıp, teolojik felsefenin kafasına ölümcül bir darbe indirdiğinde, halk için böyle bir kurtuluş söz konusu değildi. Şimdi Yaradan’ı arayan herkes, Kabala’yı tahtına geri getirmeli ve geçmişteki görkemine kavuşturmalıdır.