Düsseldorf, 24 Mart 2006, Dr. Michael Laitman
1. Sevgili dostlar!
Giderek
büyüyen
küresel
kriz
çözüm
gerektirmektedir.
Dünyanın
dört
bir
yanından
birçok
tanınmış
bilim
insanı
ve
filozof
krizi
incelemekte
ve
araştırmaktadır;
ancak
bugün
hâlâ
krizin
nedenini
anlayamıyoruz
ve
daha
da
önemlisi
onu
çözmek
için
hangi
eylemleri
gerçekleştirmemiz
gerektiğini
bilmiyoruz.
Bugünlerde
artık
krizin
varlığını
inkâr
edemeyiz;
krizin
doğası
ve
ortadan
kaldırılma
yolları
hakkında
birçok
teori
ve
öneri
bulunmaktadır.
Bu
sunumda,
hayatımın
son
otuz
yılında
üzerinde
çalıştığım
bilim
dalı
olan
Kabala
biliminin
bakış
açısından
insanlığın
mevcut
durumunu
tasvir
etmeye
çalışacağım.
2. Eski zamanlarda insan doğaya daha yakındı ve onunla yakınlığı sürdürmek için çalışıyordu. Bunun iki nedeni vardı:
Gelişmemiş egoizm, insanı doğadan uzaklaştırmıyordu ve insanların kendilerini doğanın ayrılmaz bir parçası olarak hissetmelerini sağlıyordu;
Doğa hakkında yetersiz bilgi sahibi olmaları, insanların içinde doğaya karşı bir korku uyandırıyor ve bu bakış açısı ve korku insanı doğayı kendisinden üstün görmeye zorluyor.
3. Bu iki nedenden dolayı insan yalnızca çevresindeki dünyanın olguları hakkında bilgi sahibi olmakla kalmadı, aynı zamanda da dünyayı yöneten güçleri de tanımaya çalıştı. Eski zamanlardaki insanlar bugün olduğu gibi, yapay olarak oluşturulmuş bir dünyada saklanarak, doğanın güçlerinden kaçamıyorlardı. Duyuları, henüz çağdaş teknoloji tarafından bozulmamış ve de körelmemiş olduğu için, çevrelerindeki dünyayı çok daha derin bir şekilde hissedebiliyorlardı. Doğaya duyulan korku ve aynı zamanda ona olan yakınlık sayesinde kişi doğanın kendisinden ne istediğini, bir amacı olup olmadığını ve insanları ne için yarattığını keşfetmeye yöneltti kendini. İnsanlık bunu mümkün olduğunca derin bir şekilde anlamaya çalıştı.
4. Antik çağlardaki bilim insanları doğa hakkındaki bilgilerini paylaşıyorlardı. Kabalistler de bilgilerini bilim insanlarıyla paylaşıyordu. Kabala dünyamızı yöneten sistemi inceler. Kabalistlerin temel görevi, Yaratılış’ın nedenlerini ve amaçlarını açıklamaktır.
Bugünlerde, popülerliğinden yararlanılarak, “Kabala” adı altında satılan şeylerden söz etmiyorum. Otantik Kabala bilgeliği, evrenin yapısını araştıran ciddi bir bilimdir ve birçok farklı bilime temel bilgiler sağlamıştır. Kabalistler ile antik çağda yaşamış olan filozoflar arasındaki bağ, antik çağ felsefenin doğmasına yol açmış ve bu da bilimin kökenini oluşturmuştur. Bu sempozyumu organize edenleri onurlandırmak amacıyla, bu konu hakkında Alman bilim insanlarının ve düşünürlerinin ifadelerini özellikle seçtim ve de sizlerle bunları paylaşmak istiyorum.
5. Johann Reuchlin, De Arte Cabbalistica adlı kitabında şöyle yazar:
“Öğretmenim, felsefenin babası Pisagor öğretilerini Kabalistlerden aldı… Çağdaşlarının bilmediği Kabala terimini Yunan felsefesinde kullanan ilk kişi oydu… Kabala hayatımızı toz içinde sürdürmemize izin vermez, aksine aklımızı bilginin doruklarına yükseltir.”
Yüzyıllar boyunca Kabala gizli bir öğreti olarak kalmış, gizli bir bilgelik olarak korunmuş ve bu durum onun etrafında sayısız efsane ve yanlış anlayışın oluşmasına yol açmıştır; bu da gerçek kaynakları ayırt etmeye çalışan çağdaş insanları şaşkına çevirmektedir.
Özellikle büyük matematikçi ve filozof Leibnitz, Hauptschriften zur Grundlegung der Philosophie, adlı kitabında bu konu ile ilgili şöyle yazmıştır:
“İnsan sır kapısının anahtarına sahip olmadığı için, bilgiye olan susuzluğundan dolayı Kabalayı önemsiz ayrıntılara ve batıl inançlara indirgenmiştir; gerçek Kabala ile çok az ortak noktası olan bir tür ‘halk Kabalası’ ortaya çıkmış ve büyü adı altında çeşitli hayaller ortaya yayılmıştır; kafaları da, kitapları da dolduran işte bu bilgilerdir.”
6. Felsefe Kabala’nın bir bölümünü özümsemiş ve onu farklı bir yöne taşımıştır. Böylece, beş duyumuzla algıladığımız olgular çerçevesinde maddi dünyamızı ve onun yasalarını araştıran modern bilimler ortaya çıkmıştır.
Bu arada, Kabala da dâhil olmak üzere kadim öğretilerin tamamı, araştırmacıların ilgi alanının dışında kalmıştır. Bilimin kavrayamadığı, açıklayamadığı ve ulaşamadığı her şey dinlerin, ritüellerin ve geleneklerin alanına girmiştir ve de kadim öğretiler zamanla unutulmuştur!
7. Bilim ve din, insanlığın bu dünyayı araştırırken takip ettiği iki paralel yol olmuştur; insanın yerini ve imkânlarını anlamaya ve varoluşun amacını ve anlamını tanımlamaya çalışmışlardır. Ancak her iki yol da insanlığı üst gücü edinmekten ve üst güç ile bağ kurmaktan uzaklaştırmıştır.
İnsan oğlu, doğanın kişiden ne istediğini öğrenmek ve böylece kendini değiştirmek için değil de, kendi egoizmi uğruna doğayı değiştirmek ve doğaya hükmetmek için doğayı incelemiştir.
8. Bilimden kişisel çıkmazlara, yani insana dair olan her kriz, hayatın anlamı ve amacına dair olan aynı kadim soruları gündeme getirir. Doğa hakkında, varoluşumuzun nedeni hakkında, bizi yöneten süreç hakkında ve varoluşun amacı ve anlamı hakkında hiçbir şey bilmediğimizden giderek daha da çok emin olmaya başlıyoruz.
Karşılaştığımız sıkıntılar bizi Büyük Bilgeliği, doğadaki Üst Plan’ın varlığını kabul etmeye yöneltir. Bilim sorularımıza cevap veremediği için bizi doğaya yönelik yeni bir yaklaşım aramaya zorlar ve hakikati dinlerde, inançlarda ve mistisizmde aramaya yönlendirir. Dışsal kriz bizi içsel bir krize sürüklemiştir ve artık kendimizi bu dünyada kafası karışmış/şaşkın bir hâlde bulmuşuzdur.
9. Bu öğretilere yönelik yoğun ilgi—hayat amacımızı, bilimsel araştırmalarla değil de farklı yüce/ilahi/doğaüstü yöntemleri kullanarak ifşa etmeye çalışmaktı—son otuz yıldır devam ediyordu, ama şimdilerde yavaş yavaş zayıflamaktadır. İnsanoğlunun gelişim yolunda sınaması, reddetmesi ve sonunda unutması gereken birkaç inanç sistemi daha bulunmaktadır.
Günümüzde mistisizm aracılığıyla insanlığın gerçek kadim bilgeliği yeniden keşfettiği bir dönemdeyiz. Son yıllarda ifşa edilen Kabala bilimi bu süreçte kilit bir rol oynamalıdır.
Kabala, yaklaşık 5.000 yıl önce uygarlığın beşiği olan Mezopotamya’da ortaya çıkmıştır; tıpkı diğer kadim öğretiler gibi. İnsanlık bu öğretileri o zaman keşfetmiş, sonra zamanımıza kadar onları unutmuştur ve şimdi yeniden keşfetmektedir. Bir zamanlar Kadim Mezopotamya’nın bulunduğu yerin bugün modern uygarlıklar çatışmasının merkezi olması bir tesadüf değildir.
10. İnsanın egoizminin gelişimi, insanlık tarihini belirler, tanımlar ve gerçekten şekillendirir. Gelişen egoizm, yoğunlaşan egoistik arzularını gerçekleştirebilmek için kişiyi çevresini incelemeye yönlendirir. Dünyamızın cansız, bitkisel ve hayvansal seviyedeki hayatların doğasından farklı olarak, insan doğası, yani egoizm,nesilden nesile ve her bireyin kısa yaşamı boyunca kesintisiz olarak gelişir.
İnsan egoizmi beş seviyede gelişir. Eski zamanlarda insan kendisini doğaya karşı konumlandıracak kadar egoist değildi. Doğayı ve çevresindeki her şeyi hissediyordu ve karşılıklı olan bu hisler doğayla bağ kurma biçimi oluyordu. Bu iletişim çoğu zaman sessiz bir nitelik taşıyordu; belirli bir manevi seviyede telepatiye benzer bir şekilde gerçekleşiyordu. Bu iletişim biçimi günümüzde hâlâ bazı yerli halklarda görülebilir.
Egoistik gelişimin ilk seviyesi insanlık tarihinde devrimlere yol açtı. Bu, insanda kendisini doğaya benzer hâle getireceğine, doğayı kendi yararı için değiştirme arzusunu doğurdu. Mecazi olarak bu arzu, göğe ulaşan bir kule inşa etme—Babil Kulesi—yani doğaya hükmetme—arzusu olarak anlatılır.
11. Artan egoizm insanı doğadan tamamen kopardı. Doğaya karşı artan zıtlığı ıslah etmek yerine, yani insan egoizmini ıslah etmek yerine, her şeye hükmederek Yaratan’a ulaşabileceğini hayal etmeye cesaretini buldu.
12. Böylece insan kendi “benliğini” çevreye, topluma ve doğaya karşıt bir konuma yerleştirdi. Başkalarını kendine yakın ve akraba gibi, doğayı ise bir yuva gibi algılamak yerine, insan artık doğayı ve de diğer insanları anlayamaz bir hâle geldi. Sevginin yerini nefret aldı; insanlar birbirlerinden uzaklaştı ve eski dünyanın halkı iki gruba ayrıldı; bu gruplar doğuya ve batıya doğru dağıldı. Daha sonra her grup birçok millete bölündü ve bugün, yeniden tek bir millet olarak birleşme ve bağ kurmanın başlangıcına hep birlikte tanık oluyoruz.
13. Tora bunu mecazi bir şekilde (Yaratılış 11:1–8) şu sözlerle anlatır:
"Dünyanın her yerinde tek bir dil, tek bir söz vardı. İnsanlar doğuya doğru göç ederken Şinar topraklarında (Babil bölgesinde) bir ova bulup oraya yerleştiler."… Ve dediler ki: 'Gelin, kendimize bir şehir ve tepesi göklere ulaşacak bir kule inşa edelim; ve kendimize bir ün/nam yapalım; böylece yeryüzünün dört bir yanına dağılmayalım .’ Ve Yaratan, insanların yaptığı şehri ve kuleyi görmek için aşağı indi. Ve Yaratan dedi ki: ‘Bakın, onlar tek bir halk ve hepsinin dili bir; yapmaya başladıkları bu ve şimdi yapmayı tasarladıkları hiçbir şey onlardan esirgenmeyecek. Gelin, aşağı inelim ve dillerini karıştıralım ki birbirlerinin sözlerini anlamasınlar.’ Böylece Yaratan onları oradan bütün yeryüzüne dağıttı ve şehri inşa etmeyi bıraktılar.”
14. Josephus Flavius, Nemrut’u halkını Yaratan’a karşı gelmeye teşvik eden hükümdar diye yazmıştır. Eğer Yaratan yeniden tufan gönderirse, suların ulaşabileceğinden daha yüksek bir kule inşa etmelerini önerdi ve böylece atalarının ölümünün intikamını Yaratan’dan almalarını tavsiye etti. Hiçbir gayret ve çabadan kaçınmadan kuleyi inşa etmeye başladılar. İnsanların Nuh tufanından ders almayıp kendilerini ıslah etmediklerini gören Yaratan, onların birçok dil konuşmasını sağladı. Artık birbirlerini anlayamaz hâle geldiler ve dağıldılar. Kulenin inşa edildiği yer bugün Babil olarak adlandırılır; çünkü burası, eskiden tek dil konuşulan bir yerdi, sonrasında dillerin karıştığı bir yere dönüşmüştü.
15. 20. Yüzyıl başlarında Alman arkeolog Robert Koldewey, Babil’de 90×90×90 metre boyutlarında kulenin kalıntılarını keşfetti. Ayrıca Herodot (yaklaşık MÖ 484–425) kuleyi devasa boyutlarda yedi katlı bir piramit olarak tanımlamıştır.
Tarihsel kaynaklar, Babil’in merkezinde Esagila adlı tapınak şehrinin bulunduğunu ve yakınında baş tanrı Marduk’un tapınağı olan Babil Kulesi’nin yer aldığını anlatır. Bu kuleye Etemenanki adı verilmişti; bu isim “gök ile yerin mihenk taşı ” anlamına gelir.
O günlerde Esagila, tek Tanrılı dine karşı verilen mücadelede dünyanın dinsel merkeziydi. Astroloji, burçlar ve yıldız falı, kehanet, sayı mistisizmi, ruhçuluk, büyü, sihir, nazar, kötü ruhları çağırma—tüm bunlar Esagila’da gelişti. Bu inançlar hâlâ varlığını sürdürmektedir ve özellikle günümüzde onların son çırpınışlarına tanık olmaktayız.
16. O zamandan beri, son 5.000 yıl boyunca insan doğayla—yani mutlak ihsan etme niteliğiyle—savaşıyor. Sürekli büyüyen egoizmi ihsan etmeye dönüştürmek yerine, doğayla benzerlik kurmak yerine, insanlık kendisini doğadan korumak için yapay bir kalkan oluşturmuştur. Bu korunmayı sağlamak için insanlık son 5.000 yıldır bilim ve teknolojiyi geliştirmektedir ve bu aslında Babil Kulesi’nin inşa edilmesidir. Böylece kendimizi ıslah etmek yerine, doğaya hükmetmek istemekteyiz.
17. İnsanoğlunda egoizm o zamandan beri sürekli büyümüş ve bugün doruk noktasına ulaşmıştır. İnsanlık, egoizmi sosyal ya da teknolojik gelişmeler yoluyla tatmin etme konusunda hayal kırıklığına uğramıştır. Bugün, Babil’deki krizden bu yana izlediğimiz yolun başarısız olduğunu fark etmeye başlıyoruz.
Özellikle günümüzde, krizi ve gelişimimizin çıkmaz yolda olduğunu kabul ettiğimiz bu dönemde, egoizmin Yaratan ile karşı karşıya gelmesinin aslında Babil Kulesi’nin yıkılışı olduğu söylenebilir. Eskiden Babil Kulesi Üst Güç tarafından yıkılmıştı; ancak bugün o, sanki bizim tarafımızdan, kendi bilincimiz içinde yıkılmaktadır. İnsanlık, doğaya olan egoistik zıtlığını ıslah etmek yerine teknolojiyi kullanarak telafi etmeye çalışmasının artık bir çıkmaza yol açtığını kabul etmeye hazır hâle gelmiştir.
18. Babil’de başlayan, iki grubun coğrafi ve kültürel olarak birbirinden ayrılması süreci bugün doruk noktasına ulaşmaktadır. Son 5.000 yıl boyunca her bir grup, birçok farklı halktan oluşan uygarlıklara dönüşmüştür. Bu gruplardan biri Batı Uygarlığı olarak adlandırdığımız yapıyı oluştururken, diğeri Doğu Uygarlığı’nı meydana getirmiştir ve Hindistan, Çin ve İslam dünyasını içermektedir.
Günümüzde insanlığın sürdürülebilirliğini tehdit eden devasa bir uygarlıklar çatışmasına tanık olmamız tesadüf değildir. Bu durum küresel krizin temel unsurlarından biridir. Dahası, bu çatışma Babil Kulesi’nin yıkılışıyla başlayan sürecin doruk noktasını yansıtmaktadır. Babil’de tek olan ulus, egoizm halkı ayırdığı için bölünmüştü; şimdi ise insanlığın yeniden birleşerek tek ve birleşmiş bir halk hâline gelme zamanı gelmiştir. Bugün, Babil zamanında yaşanan ayrışma noktasına benzer bir noktadayız; ancak şimdi durumumuzun farkındayız.
Kabala bilgeliğine göre bu çatışma, küresel kriz ve mistisizm ile batıl inançların yeniden ortaya çıkışı, tüm insanlığın Babil Kulesi’nden önceki durumuna benzer şekilde yeni ve birleşmiş bir medeniyet içinde yeniden bağ kurmasının başlangıcıdır.
19. Babil’deki karmaşa döneminde Kabala, insan egoizminin aşama aşama büyümesinin nedenini açıklayan bir bilgi sistemi olarak ifşa olmuştur. Kabala, var olan her şeyin doğasının kendi için haz almaya yönelik egoistik bir arzu olduğunu belirtir.
Ancak egoistik arzular doğal biçimleriyle tatmin edilemez haz ile doldurulamaz; çünkü haz ve arzu birbirini iptal eder ve sonuç olarak haz artık hissedilmez. Aynı şekilde, çok açken yemek yediğimiz zaman, yemek yemek var olan açlık hissini azaltır ; bununla birlikte, yemek yemenin verdiği haz da yavaş yavaş kaybolur.
Fakat haz almadan var olamamız mümkün olmadığı için, arzularımızı tatmin edebilmek amacıyla sürekli yeni arzular geliştirmek zorunda kalırız. Aksi hâlde haz hissedemeyiz. Haz peşinde koşmanın bu sonsuz döngüsü tüm yaşamımızı oluşturur; oysa hazın kendisine ulaşmak aslında mümkün değildir. Sonunda, kişide hayal kırıklığı ve boşluk hissi oluşturur ve depresyona yol açar, dolayısıyla insanı uyuşturuculara yöneltir.
20. Eğer alınan haz arzuyu iptal ediyorsa, o hâlde kalıcı bir haz hissiyatı yaşamak mümkün müdür?
Kadim bilgelik, insanın tek bir varlık olarak yaratıldığını anlatır. Yani başlangıçta tüm insanoğlu tek bir insan gibi birbirine bağlıydı. Doğa da bize tam olarak böyle yaklaşır—tek bir insan gibi.
Bu kolektif örneğe “Adem” adı verilir; bu “ad Dome” (benzer) kelimesinden türemiştir. Antik Babil’in konuşma dili olan Aramice’de bu kelime “Yaratan’a benzer” anlamına gelir. Başlangıçta içsel olarak tek bir birey gibi birbirimize bağlı şekilde yaratılmıştık. Ancak egoizmimiz büyüdükçe birlik hissini yavaş yavaş kaybettik ve giderek birbirimizden uzaklaştık. Sonunda karşılıklı nefret noktasına ulaştık.
21. Kabala bilgeliğine göre doğanın planı, egoizmin kendi durumumuzu fark edip kabul edene kadar büyümesidir. Günümüzde küreselleşme bize bir yandan hepimizin birbirine bağlı ve bağımlı olduğunu, diğer yandan ise aşırı derecede büyümüş egoizmimizin bizi birbirimizden uzaklaştırdığını göstermektedir.
Önce tek bir varlık olarak yaratılmamızın, ardından egoistik, uzaklaşmış ve birbirinden kopmuş bireylere dönüşmemizin nedeni şudur: Bu, Yaratan’a olan zıtlığımızı görmemizin ve sahip olduğumuz mutlak egoizm niteliğini fark etmemizin tek yoludur. Bu durumda onun küçüklüğünü, sınırlılığını ve umutsuzluğunu fark edecek, bizi birbirimizden ve doğadan ayıran egoistik doğamızdan nefret edecek ve birleşme arzusu geliştirecek, doğamızı onun zıttı olan ihsan eden doğaya dönüştürmek isteyeceğiz. Böylece bağımsız olarak kendimizi ihsan eden varlıklar hâline dönüştürmenin yolunu bulacağız ve tüm insanlıkla yeniden birlik ve bütünlük içinde, tek bir insanmışız gibi, bağ kuracağız.
22. Nasıl ki egoistik hücreler tek bir beden içinde birleşerek bedenin varlığı uğruna kendi bireysel egoizmlerini iptal ederler ve bunun sonucunda tüm bedenin yaşadığını hissederlerse, biz de kendi aramızda böyle bir bağa ulaşmalıyız. O zaman, birleşmede elde ettiğimiz başarı ölçüsünde, şu an hissettiğimiz fiziksel varoluş yerine doğanın ebedi varoluşunu hissedeceğiz.
Kadim bir ilke olan “Komşunu kendin gibi sev” sözü bizi buna çağırır. Bu ilke, Babil Kulesi’nin inşasına kadar geçerliydi ve daha sonra Babil Kulesi’nin yıkılışından ve insanların milletlere ve devletlere bölünmesinden sonra, antik Babil bilgeliğinden doğan tüm dinlerin temellerine dahil edilmiştir. Bu kuralı yerine getirirsek, insanoğlu artık yalnız, boş ve egoist bir varlık olarak kalmaz; bunun yerine, Yaratan’a benzerlik içinde tüm organizmanın —Adem’in— yaşadığını hisseder. Başka bir deyişle, bu durumda doğanın ebedi ve mükemmel varoluşunu hissederiz.
23. Özellikle bugün, altruizm insanlığın varlığı için zorunlu hâle gelmiştir. Bunun nedeni, artık hepimizin tamamen birbirine bağlı ve bağımlı olduğunun açıkça görülmesidir. Bu açıklık, altruizmin yeni bir tanımını ortaya çıkarır: Yardım etme arzusundan değil, insanlığı tek bir bütün hâlinde bağ kurmaya yöneltme gerekliliğinden doğan her niyet ya da eylem, gerçek anlamda altruistik sayılır. Kabala bilgeliğine göre, tüm insanlığı tek bir beden hâlinde birleştirmeyi hedeflemeyen altruistik eylemler, amaçsız eylemler olarak ifşa edilecektir. Ayrıca gelecekte, insan toplumunda herhangi bir eylem yapmamız ya da bir ıslah gerçekleştirmemiz gerekmediği, yalnızca tek bir beden gibi birleşmemiz gerektiği anlaşılacaktır.
24. Bir insanın diğer insana yönelik tutumunun egoistik bir tutumdan altruistiğe dönüşmesi, kişiyi başka bir dünyanın algısına yükseltir. Dünyayı duyu organlarımız aracılığıyla algılarız ve duyularımıza görünen şeyi yaşam hissimiz olarak kabul ederiz. Mevcut egoistik algı, yalnızca çevreden aldığımız kendi izlenimlerimizi hissetmemize imkân verir. Doğamızı ıslah etmek ise, içimizde olanı değil, dışımızda olanı—doğanın bütününü—hissetmemizi sağlayacaktır.
Böylece, kendi içimizdeki hisleri algılamak yerine dışımızı algılayarak, yalnızca bir parçasını değil, tüm çevreleyen dünyayı algılamaya başlarız. Sonunda, çevremizdeki dünyanın doğanın tek bir altruistik gücü olduğunu keşfederiz.
Onunla bağ kurduğumuzda, varoluşumuzu doğanın var olduğu şekilde—ebedi ve mükemmel—olarak hissederiz. Bu hissiyatla uyum içine gireriz; o bizi yönetir ve bu durumda bedenimiz ölse bile, kendimizi ebedi doğa içinde var olmaya devam ediyor olarak hissederiz. Böyle bir durumda fiziksel yaşam ve ölüm, varoluş hissimizi etkilemez; çünkü içsel egoistik algı, dışsal altruistik algıyla yer değiştirmiş olur.
25. Yaklaşık 2.000 yıl önce yazılmış olan Zohar Kitabı, 20. Yüzyılın sonlarına doğru insanlığın egoizminin en yüksek seviyesine ulaşacağını ve aynı zamanda da insanoğlunun çok büyük bir boşluk hissi yaşayacağını yazar. Zohar Kitabı’na göre, kişi varoluşunun sebebini açığa kavuşturacak ve de bu hayattan haz almasını sağlayacak bir yönteme ihtiyaç duyacaktır. Ve de Kabala, doğa ile form eşitliğine ulaşma yöntemi olarak tüm insanoğluna işte o zaman ifşa edilecektir.
26. Bir insanın ve tüm insanlığın ıslahı, altruistik doğaya benzerliğe ulaşması bir anda ve herkes tarafından aynı anda gerçekleşmez. Aksine, ıslah her bir insanın ve tüm insanlığın küresel krizi fark ettiği ölçüde mümkündür.
Islah, insanın egoistik doğasının tüm kötülüklerin kaynağı olduğunu fark etmesiyle başlar. Ardından kişi bu doğayı değiştirecek araçları aramaya başlar. Bu arayışın sonucunda, yalnızca etkili bir toplumun bu görevde kişiye yardımcı olabileceği sonucuna kişiyi getirir. Yani toplum değerlerini değiştirir ve altruizmin değerini yüceltirse, yalnızca bu durum insanın ıslahını ilerletebilir. Burada altruizm ile kastettiğim şey karşılıklı yardım değil, tüm insanlığı Yaratan’a benzerlik içinde tek bir bütün hâlinde birleştirmektir; dünyadaki tek gerçek değer budur.
27. Toplum insan bilincini ortak sorumluluğumuzu anlayacak seviyeye yükseltmelidir. Bunun nedeni, Yaratan’ın bize tek ve birlik içinde yaratılmış bir varlık—Adem—olarak yaklaşmasıdır. İnsan uzun yıllar boyunca hedeflerine egoistik şekilde ulaşmaya çalışmıştır; ancak günümüzde insanlık sorunlarını kolektif ve altruistik şekilde çözmesi gerektiğini keşfetmektedir. Egoizmin giderek ifşa edilmesi bizi antik Babil’de uygulayamadığımız kadim Kabala yöntemini uygulamaya zorlayacaktır.
28. Dünyada ortaya çıkan tüm acıların kaynağı, insanın doğaya zıt olmasıdır. Doğanın diğer tüm parçaları—cansız, bitkisel ve hayvansal—seviyedeki varlıklar doğanın yasalarını içgüdüsel ve kesin bir şekilde yerine getirirler. Yalnızca insanın davranışı onu cansız, bitkisel ve hayvansal doğaya karşıt bir konuma getirir.
İnsan, doğanın yaratılışının zirvesi olduğu için, doğanın diğer tüm parçaları (cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeler) ona bağlıdır. İnsanın ıslahı yoluyla doğanın tüm parçaları, yani tüm evren, başlangıçtaki mükemmel seviyesine yükselecek ve Yaratan ile tam bir birlik içinde olacaktır.
29. Yaratan’ın planına göre tüm evrenin bu duruma ulaşması gerekmektedir ve ıslah için ayrılan zaman sınırlıdır. Zohar Kitabı, ıslahın 21. Yüzyılın başlangıcından itibaren uygulanması gerektiğini belirtir. Bu zamandan itibaren insanlık, artan acılar yoluyla ıslaha yönlendirilecektir.
Yaratılışın amacının fark edilmesi ve ıslah yönteminin bilinmesi hedefe acı ve ıstırapların yoluyla değil de bilinçli bir şekilde daha hızlı ilerleyerek yaklaşmamızı sağlayacaktır. Bu sayede, acı ve ıstırap yerine, henüz ıslah yolunun başında olsak dahi yolda ilerlerken sadece haz ve ilham hissedeceğiz.
Her şey, krizin nedenini ve onu çözmenin yollarını topluma açıklama çabalarımıza bağlıdır. Krizin, ebedi ve mükemmel varoluş durumuna ulaşmamız için, gerekli olduğunu açıklamamız gerekir. Bu amacın açıklanması kolay bir görev değildir; ancak giderek büyüyen kriz, hepimizin bu süreci gerekli ve amaçlı olarak algılamasını mümkün kılmaktadır. Zamanımızı özel kılan şey, krizin büyümesiyle birlikte değişim için bir fırsat penceresinin açılıyor olmasıdır. Krizi, yeni ve ıslah edilmiş bir medeniyetin edinilmesi ve oluşturulması için en uygun durum olarak açıklayabilecek bir pozisyondayız ve gerçekten de bunu yapmakla yükümlüyüz.
1.Aramice’de Babel (Babil) kelimesi, “karışıklık” ve “karışım” anlamına gelen Bilbul kelimesinden türemiştir.