600.000 Ruh
Anokhi (Ben) Kelimesindeki Khaf Harfinin Anlamı
Aravut (Karşılıklı Sorumluluk)
Baal HaSulam’ın Kehaneti
Barış
Beden ve Ruh
Bir Kısım İfşa İki Kısım Gizlilik
Bu Yudah İçin
Çözüm
Dinin Özü ve Amacı
Dört Dünya
Dünya’da Barış
Erdemli ve Günahkar
Etimden Tanrıyı Göreceğim
Gebelik ve Doğumun Anlamı
Geleceğin Nesilleri
Geleceğin Toplumunu İnşa Etmek
Genel Olarak Gizli İlmin Niteliği
Hakikatin Sözü
Halkın Izdırabını Hissedenler
Hareket Zamanı
Hatırlama
Hizmetçi Hanımının Varisidir
İşleyen Akıl
İsrail’in İlminin Dışsal İlimlerle Kıyaslanması
Kabala İlminde Madde ve Form
Kabala İlminin Özü
Kabala İlminin Tarihi
Kabala İlmi ve Felsefe
Kabala Öğretisi ve Özü
Man’s Actions and Tactics
Matan Tora
Mesih’in Borazanı
Ödüllendi - Hızlandıracağım-; Ödüllenmedi - Kendi Zamanında
Özgürlük
Sen Beni Arkadan ve Önden Kuşattın
Sürgün ve Kurtuluş
Sürüyü Toplama Zamanı Değil
Tanrı Sevgisi ve İnsan Sevgisi
Tek Buyruk
The Meaning of His Names
Toprağın Mirası
Ulus
Yaradan'ın Yüzünün Gizliliği ve İfşası - 1
Yaradan'ın Yüzünün Gizliliği ve İfşası - 2
Zohar'ın Tamamlanması için Bir Konuşma
Kütüphanechevron_right
Baal HaSulam/Articles
chevron_right
Etimden Tanrıyı Göreceğim
 

Etimden Tanrı’yı Göreceğim Ruhun Beslenmesi İçin Yeterlik

Dünyasal doğayla ilgili belli bir miktar bilgi edinmeden, insan bedeninin devamlılığını sağlamak imkânsızdır, örneğin dostunun kalbinde olanı, hangi ilaçların ölümcül, hangilerinin yararlı olduğunu bilmeden, devamlılık mümkün değildir.

Aynı şekilde insan ruhu, manevi dünyalar sisteminin doğasını, değişimlerini, bağlantılarını ve oluşumlarını belli bir ölçüde elde edene kadar, gelecek dünyada var olamaz.

Bedende üç dönem algılarız. İlki, doğum aşamasından, kişinin hiçbir şekilde bilgisinin olmadığı ve var olması için bilmesi gereken her şeyin, ona bir baba ve anneden geldiği ve onların bakımı ve bilgeliği sayesinde varlığını sürdürdüğü zaman. Bu aşama, ilk Katnut’tur (küçüklük/bebeklik).

İkincisi, kişinin büyüyüp biraz bilgi edindiği aşamadır. Bu dönemde kişi, bedene zarar verecek şeylerden, ortak koruma vasıtasıyla —anne-babası ve kendi— uzak durur. Bu ikinci Katnut’tur.

Üçüncüsü, kişinin yaşamak için yeterli bilgi edindiği, hayatta kalmak için kendine bakmayı öğrendiği Gadlut (yetişkinlik) aşamasıdır. Bu aşamada, anne ve babasının otoritesinden çıkıp, kendi kendini yönetir. Bu üçüncü aşama, Gadlut safhasıdır.

Benzer şekilde ruh da kişi, tam anlamıyla gerçeğin ilmini elde edene kadar reenkarnasyondan geçer. Reenkarnasyon olmadan ruh, tam seviyesine ulaşamaz. Fakat ruhun seviyesini yükselten, edindiği bilgi değildir. Daha ziyade ruhun seviyesini yükselten, ruhun manevi doğanın bilgisini edinmeden önce miras aldığı kendi doğasıdır. Büyümesi, bu bilginin ölçüsüne bağlıdır.

Bunun sebebi, eğer bilgi olmadan büyüyor olsaydı hiçbir şeyden haberi olmayan ve yürüyemeyen bir bebek gibi zarar görecek olmasıydı. Şayet kendi ayakları üzerinde yürüyemezse, kendini ateşe atardı.

Ancak, gerçeğin ilminin edinimine bağlı olan büyüme, özellikle iyi işler, eylemler vasıtasıyla gerçekleşir. Ve her ikisi de —bilgi ve iyi eylem— gerçeğin ilminin edinimine bağlıdır. Yukarıdaki sebepten dolayı, her ikisi birlikte gelir. “Eğer bilmiyorsan…ilerle,” “ilerle ve gör” sözlerinin anlamı budur.

Dolayısıyla, her bütün ruh, Adam HaRishon’dan başlayıp ıslahın sonuna kadarki tüm ruhları edinir, tıpkı kişinin tanıdıklarını ve komşularını algılaması ve bilgisine göre kendini onlardan koruması ya da onlara bağlanıp onlarla yaşaması gibi. Maneviyat, zamana ve yere bağlı olmadığından ve orada ölüm olmadığından, kişinin tüm ruhları edinmesi sürpriz değildir.

Beden ve Ruh

Her beden, sabırsız ve huysuzdur, çünkü yaşamı, yedi yıl bolluk, yedi yıl kıtlıkla geçen reenkarnasyonlarla doludur. Değiştirilemez yasa şudur ki, kıtlık yılları, bolluk yıllarının unutulmasına sebep olur ve beden onların arasında suyla aşınan bir taş gibidir. Ve her seferinde başka bir zorluk onu bekler, arkadaşının mutlu ve memnun olduğunu düşünür.

Bu olur çünkü temelinde ruh, iyi eğilim ve kötü eğilim arasındadır. Zaman zaman iyi eğilimle olmanın rahatlığı hissi, zaman zaman da kötü eğilimin ızdırap hissi arasında gider gelir.

Maneviyatta ve Maddesellikte Bilgi Edinmek

Beden ve ruh arasındaki bağlantı, sadece eskiden doğal ve kendiliğinden olurdu ve sonrasında çalışma ve maneviyat ve maddesellik arasındaki müşterek ilişki sayesinde olur.

Maneviyatın, maddesellik üzerindeki avantajı, şeylerin sebebini bilmeyen ve ona zarar verecek şeyleri de yemeyecek olan bir bebeğin algısında olduğu gibi, maddesellikte her işleyişin edinimi olmadan da bir realitenin var olmasıdır. Fakat maneviyatta, olaylar ve onların sonuçlarını bilmeden önce realite edinilemez. Olayların bilgisine göre, kişinin kendi yüceliğinin ve etrafındaki manevi realitenin edinimi bilgi derecesine bağlıdır.

Yaradan Çalışmasının -Gizlilikteki- İfşası

‘O zaman ben, usta bir zanaatkâr olarak O’nun yanındaydım ve her gün keyifliydim’. Bilgelerimiz bunu şöyle yorumladı; Mesih’in günlerinden önce, inanç değiştirenler kabul edilirken, zanaatkârlar ona doğru gelir ve her bir zanaatkâr onunla oynar. Birinci gün, ışığı açığa çıkarır, ikincisinde, gök kubbeyi yapar vb. Bunlar altı iş günüdür ve tüm haz, yedinci gün istirahat etmede, kutsallığa yer açma ve dünyaları kutsamadadır.

Bilgelerimizin söylediği şeyin anlamı şudur; ilk meyveyi getirmeden önce, zanaatkârların tümü, onların önünde durur. Bu özellikle onlara ‘bilge’ denildiği zamandır. Ancak, zanaatkârlar, bilgenin öğrencilerinin önünde durmazlar. Gel ve zamanındaki emrin, ne kadar muhteşem olduğunu gör.

Şabat’ın erdemliliği, içinde tüm günleri ıslah edecek iyiliği ve kutsallığı barındırmasıdır. Islah, kişinin hiç çalışmadığı tatil günlerine değil, çalışma günlerine bağlıymış gibi görünse de bu böyle değildir. Daha ziyade Şabat’ın iyilik ve kutsallığı, çalışma günlerini ıslah eder.

Aslında her ıslah, çalışma gerektirir. Ama gerçekte, Yaradan’ın gücü, tam anlamıyla, sadece gizlilikte ortaya çıkar, çünkü gizliliğin gücü, dünyadan kaybolduğunda, mükemmellik hemen kendiliğinden ortaya çıkar. Sopasını gökyüzüne atan birini ele aldığımızda, sopanın, onu atanın gücü vasıtasıyla yükseldiğini görürüz. Dolayısıyla tüm uçuş süresi, atan kişinin gücüne bağlıdır. Bu şekilde atanın kuvveti de açığa çıkmış olur.

Diğer taraftan sopanın yeryüzüne doğru dönüşünde ise, atan kişinin gücünün düşüşle ilgisi yoktur. Tam tersine sopa köküne hiç yardım almadan, kendi kendine döner.

Benzer şekilde Yaradan çalışması, bütün gizliliklerde açıkça görülür. Ancak bütünlüğe dönerken, hiçbir çalışma ve güç gerekmez, çünkü o, engelleyici gücün yokluğunda köküne ve bütünlüğene kendi başına geri döner.

Bu “Ve Tanrı yedinci günde dinlendi… O, O’nun bütün çalışmasını bıraktı” sözünün anlamı budur. Bu demektir ki, çalışma günleri boyunca, dünyayı şimdiki formuna ulaştırmak için çalıştıktan sonra, o gün Yaradan’ın çalışma gücü dünyadan ayrıldı. Yedinci gün hiçbir güç çalışmaz, o gün yalnız bırakılır, şöyle yazdığı gibi: “Ve ben elimi çekeceğim” Bu nedenle, mükemmellik gücü, doğal olarak gizliliğin gücü çalışmasın diye özellikle o güne işlenmiştir.

Manevi Formu Edinmek

Manevi formun edinilmesinde de bu böyledir. Edinimde iki çeşit hata vardır. 1) Hiçbir şekilde hayâli olmayacak 2) Kişinin kendi varlığından şüphe etmediği gibi, edinim de hiçbir şüpheye yer bırakmayacak.

“Manevi” sözü, rüzgârla (İbranicede Ruah, hem “ruh” hem “rüzgâr” demektir) benzerlik gösterir, rüzgârın bir görüntüsü, şekli, sureti olmasa da hiç kimse onun varlığından şüphe etmez. Fakat rüzgâr, ölüme sebep olabilir. Dolayısıyla varlığı, kişinin yaşamı açısından aşikardır.

Bizler, maddesellikten, maneviyatı anlayabiliriz: İçsel aklın özü, “her etin ruhu” denilen bedenin içine benzer ve eksikliği olan bir varlık olarak kabul edilir.

Benzer şekilde “entelektüel ruh” denilen aklın içselliği de eksik bir varlıktır.

Bu böyledir, çünkü kendi varlığını hisseden böyle bir varlık, eksikliğini de hisseder. Bu algı noksanlığı, entelektüel ruh ve onun içselliğinden mahrum hayvanlarda böyle değildir.

Bu nedenle, onlar, bu eksikliği, fiziksel varlıklarının gerektirdiği ölçüde hissederler. Canlılıkları, eksiklik hissiyatının yoğunluğuyla ölçülür. Eğer eksiklik hissetmezse, kendini besleyemez ve varlığını devam ettiremez ve ölür. Dahası, büyüklüğü ve sağlığı, eksikliğin hissiyatına bağlıdır, tıpkı sağlıklı olanın, daha fazla iştaha sahip olması, dolayısıyla daha fazla yiyerek, daha sağlıklı olması gibi.

Yaradan’ı Edinme İhtiyacı

Bizler, entelektüel ruhun hissettiği eksikliği bilmeliyiz. İzin verin bunun, Yaradan’ı edinme ihtiyacı olduğunu söyleyeyim, çünkü yaratılanın doğasına, kendi varlığını hissetmeye başladığı andan itibaren, yaratıcısını bilme özlemi kazınmıştır. Bu demektir ki, yukarıda olanı araştırmaya hükmen hazırlanmıştır.

Bu eksikliğin, Yaradan’ı edinmek olduğunu söyleyemeyiz, daha ziyade buna, tüm sırları, doğaüstü şeyleri ve dostunun kalbindekileri bilme arzusu diyebiliriz.

Bu, yukarıda yazdığım kurala, kişinin kendisinden uzanan meselenin içselliğine göre böyle değildir. Eğer öyle olsaydı, edinim için eksiklik, yalnızca onu yapanda tasvir edilirdi. Fakat şu açıktır ki, yalnızca bu edinim, ‘bir dal’ olarak adlandırılmayan içsel bir eksikliktir. Ancak, yaratılanların soruşturması, başkalarına doğrudur, çünkü dünyada başka varlıklar olmasaydı, tek bir yaratılmış varlık olsaydı, o hiçbir şekilde edinim arayışında olmazdı.

Ancak Yaradan’ını edinmek, bizzat kendisine karşı bir eksikliktir ve bu, onun varlığıdır. Şöyle ki, kendisini oluşmuş bir varlık olarak hisseder. Tüm durumlar, buna yöneliktir ve hissettiği eksiklik budur, Yaradan’ını edinebilecektir. Ve bu öngörüyü algılama ölçüsünde, kendi bedeninin boyutunu doğru bir şekilde ölçebilir.

Yaradan’ı Edinmek

Şöyle yazılıdır: “Sen hiçbir imge görmediğin için” Bu yorum gerektirir, çünkü hangi aptal, Yaradan’ın dünyasal bir benzeri olduğunu düşünür? İşte tam bu nedenle, dünyada, Yaradan’ı edinmek vardır çünkü arzu, realitede var olmayan bir şey için uyanmaz.

Daha ziyade bunu realitenin tamamından daha manevi olan maneviyat ve onun hükümleri açısından tartışabiliriz. Bu doğruyu ve yanlışı fark etmede insanın hissiyatını etkileyen aklın anlamıdır. Bu farkındalığa, maddesel olanların algısına göre, “aklın bedeni” denir. Bu sebeple, bu farkındalık, hiçbir benzeri olmayan fakat sadece duyularda algılanan ve “hüküm” ya da “realite” ya da “realitenin yokluğu” denilen “yukarıdaki Tanrı’nın parçası” olarak tanımlanır. Bu ayete, “aklın bedeni ve onun imgesi” denir. Bununla ilgili olarak bu ayetin, Tanrı’nın parçası olduğunu söyleyebiliriz çünkü bu imge, insana, insanın kendi algısına ve varlığına dâhil edilmiştir.

Bu ayetteki imge, tamamıyla ya da kısmen iptal edilemeyen durumunun, tam ve daimî bir imgesidir. Buna, ‘eklemeler ve çıkarmalar olmaksızın kanıtlanmış ve gerekli form’ denir.

Bu “Ben ve sen sahip olmayacaksın, bunları Kudretli Olan’dan duyduk” sözünün anlamıdır. “Ben” kelimesi, ayrıca “Sen sahip olmayacaksın” sözünü de içine alır, yani eğer Yaradan, ille de onlara ifşa olacaksa, hiçbir uyarı yapılmayacak-‘Sen sahip olmayacaksın’- fakat onlara, kendi arzusuyla ifşa olacak ve bu zorunlu bir durum olmayacak.

Bu, sahip olduğu zenginliği, dostuna gösterip, ona, “Sana gösterirdim ama şimdi sen benim zenginliğimi takdir etmezsin. O yüzden, bu formu hatırlamak için kendini zorla, hafızanda bu formu sakladığın sürece, zenginliğimi görmene izin verecek ve ondan sana bir parça vereceğim. Bu demektir ki, bu karar sana ait değil. Daha ziyade karar verici benim çünkü tüm yeryüzü benim” Tüm görme, O’nun arzusuyladır. Ve ben istersem, bu imgede ne gördüğünü bile hatırlamazsın. İstersem, daima Ben’i görürsün. Dahası, sana tüm unutulmuş şeyleri de hatırlatırım. Bunlar akılla idrak edilemeyecek olan Yaradan’ın mucizeleridir, bu, insan aklını muhafaza ederek, meseleyi tam olarak kavramak anlamına gelir ve gönüllüdür ve üstte olanın yönetiminde kalmak zorunlu değildir.

Edinimin Farkına Varmak -Yalnızca Manevi Çalışma Yoluyla

İlahiyat araştırmacılarına hayret ediyorum, zira onlar bilinen ve kanıt gerektirmeyeni ispatlamak ve maddesel sınırların inkârı yüzünden gizli olanı reddetmek ve önemsizleştirmek için çabaladılar.

Gerçek şudur ki, nereye dönersek dönelim bu, ilk konsept olduğundan, ilk algının herhangi bir felsefi kanıta ihtiyacı yoktur. Bu, bir insana “Bu muhteşem ilmin kitabını kim yazdı?” sorusunu sormaya benzer. Ve şöyle cevap verir: Aslında, dünyada böyle bir bilge yoktur, daha ziyade bu, küçük bir çocuğun elindeki mürekkebi, ilmin muhteşem sözcüklerini yaratan harfleri oluşturacak şekilde parşömenin üzerine döküvermesiyle olmuştur.

Aslında tüm gizlilik, O’nun yaratılanlar üzerindeki rehberliğinden gelir ve onların inkârı, maddesel sınırlardan kaynaklanır. Fakat bununla ilgili olarak, kesinlikle sessiz kalırlar, çünkü bu gerçekten de dünyadaki herhangi bir araştırma yoluyla değil, yalnızca manevi çalışma ve ıslahlar vasıtasıyla elde edilir.

Ayrıca bilmelisiniz ki, realitenin varlığı, İlah-i Takdirin hissiyatından yayılmalıdır. Buna, beraberinde O’nun sevgisini ve O’nun memnuniyet veren bereketini getiren “tam farkındalık” denir. Oysa yavan, entelektüel akıldan yayılan böyle değildir, bu bilgi ne ekler ne de çıkarır.

Bilgelerimizin söylediği şeylerin, mevcut olanın ve mevcut olmayanın olmasının anlamı budur. Öyle anlaşılıyor ki, İsrail’in tüm ruhları, Sina Dağı’ndadır çünkü buradan nesiller boyunca tüm İsrail ruhları yayılır. Dediğimiz gibi bu bir varlığın ve onun eksikliğinin, onunla olduğu bedensel ruhla ilgilidir. Canlılığı genişletmek, eksikliğin belirlenmesine bağlıdır çünkü gören pozitif olmasa, entelektüel ruh eksik olmazdı. Bu nedenle, doygunluğa erişemez ve dolayısıyla toptan iptal olurdu.

Fakat görmekle ilgili kural şudur ki, arzu, hiç zorlama olmadan derhâl ona eşlik eder ve bu arzuyu inşa etmek için onu besler. Şöyle yazdığı gibi: “Günlerin çoğalacak”, bu manevi çalışma ve onun yasalarını yerine getirmek demektir. Dolayısıyla sanki onu, bugün, Sina Dağı’nda almışlar gibi görmekle ilgili yasa açıktır ve her gün, onlar için yeni bir gündür. Fakat manevi çalışmanın herhangi bir yasasını çiğnediklerinde, ışığı hiç görmeyen kör insanlar gibi derhâl karanlıkta kalırlar.

Entelektüel Algının Özü

Bildiğiniz gibi, bedene sahip entelektüeller, tıpkı onlar gibi olan dostlarını bilmedikleri gibi, yaratıcılarını hiçbir şekilde bilmezler. Bu böyledir, çünkü, kardeş gibi olan bir dost, aklı kendisi zaten kıyafetlenmiş olduğundan, yani hayâl etme gücü yüzünden, kıyafetlenme olmadan onun özünün ve içselliğinin farkına varmaz.

Ve kişi, manevi bir form hayal edemediği için, tüm bunlar, onun için görünmezdir. Ama yine de gözü, daima dışsallığa, yani dostunun bedenine ve fiziksel hareketlerine kayar. Sebat ettiğinde ise, onun içindeki tüm manevi dereceleri anlayabilir, çünkü bilmek istediği tek şey budur ve elbette kendi bedensel eti değil.

Onun aklını ve gerçek manevi formunun derecelerini bilmiyor olmaktan dolayı, eksiklik ve üzüntü duymaz, çünkü dostunu kendinden daha fazla bilmeye mecbur değildir. Kendi içselliğini bile edinmemiştir.

Bu sebeple, yaratılan, doğanın tüm maddesel yasalarını iyi anladığı ve onları özenle izlediği zaman, Yaradan’ı yüz yüze bildiği söylenebilir. Bu tıpkı insanın, her bir parçasının benzerlikte yani entelektüel formların ve hareketlerin imgelem gücünde dostuna bağlandığında, dostuyla konuşması gibidir.

Becerimiz dâhilinde, aklın özünü araştırdığımızda, şunu buluruz; bu manevi varlıkları bir araya getirmekle olur ve bu birikimden, onun “işleyişi” yayılır. Bu demektir ki, insanın, hayvanlar üzerindeki tüm avantajı, insanda manevi varlıkları içinde bir araya getiren bir organın olmasıdır.

Benzer şekilde, insanın bir diğer insan üzerindeki avantajı, yukarıda bahsedilen yayılımın gücünün miktarı ve varlıkların formudur, çünkü biri, önemli varlıkları, bir başkası, önemli olmayanları büyütür.

Manevi bir varlıkla, yönetim arasındaki fark, varlığın sınırının, kişinin aklında değişmeden kalan ve genişleyen, yani zaman içinde gerçekleşen olaylarla açıklanamayan entelektüel bir imge olmasıdır.

Ve yönetim, zaman ve mekân etkisi altındadır. Bu tıpkı doğal olarak cimri olan birinin, zaman ya da mekân nedeniyle, hayatında bir kez olsun büyük bir bağış yapması gibidir.

İnsanın Aklında Biriken Yayılım

Bilin ki yukarıda bahsedilen hazırlık, “insan aklı” denilen maddesel bedenin niteliklerinin ve organlarının bir damla özütü gibidir. Bir araya gelen ilk yayılıma tutunur ve insan aklına uzanır.

Örneğin, insan, hâlâ bir çocukken, dünyanın ve Yaratıcısının idaresini seyreder. Bazıları, bilgiye, bazıları zenginliğe, bazıları da güce tutunur. Eğer sevdiği için bilgi niteliğini seçerse, kendini iyi işleyişlerin yayıldığı iyiliğe çekmiş olur. Fakat eğer zenginliğe tutunursa, aklına, bayağı bir manevi varlığı çekmiş olur.

Daha sonra, büyüdüğünde, daha çok değer görür. Örneğin; biri maddesel iyeliğini bırakıp kendini öğrenmeye adayabilir. Eğer çocuk bunu yaparsa o zaman aklında iyi bir varlık yaratır. Fakat bunu yapmazsa, aşağı bir varlığı kendine çekmiş olur.

Daha sonra, kişi büyüdüğünde daha fazla dereceler görür. Örneğin, ikinci bir kişi halen dünyasal meselelere bağlı olarak öğrenirken, birincisi bütün maddesel mal varlıklarını terk eder ve kendisini öğrenmeye adar. Eğer çocuk, birincinin erdemiyle beslenirse, o zaman aklında iyi bir varlığı genişletmiştir. Ancak eğer ikincisini tercih ederse, o zaman, kendi içine bayağı bir varlığı çekmiştir.

Sonrasında öğrenme şekli gelir —Yaradan’dan ya da yaratılanlardan— ve sonrasında, ödül alıp, almadığını kontrol eder. Tüm bu imgeler, yaratılan varlıklardır ve bu birikimden, “akıl” denilen tek bir madde ortaya çıkar.