600.000 Ruh
Anokhi (Ben) Kelimesindeki Khaf Harfinin Anlamı
Aravut (Karşılıklı Sorumluluk)
Baal HaSulam’ın Kehaneti
Barış
Beden ve Ruh
Bir Kısım İfşa İki Kısım Gizlilik
Bu Yudah İçin
Çözüm
Dinin Özü ve Amacı
Dört Dünya
Dünya’da Barış
Erdemli ve Günahkar
Etimden Tanrıyı Göreceğim
Gebelik ve Doğumun Anlamı
Geleceğin Nesilleri
Geleceğin Toplumunu İnşa Etmek
Genel Olarak Gizli İlmin Niteliği
Hakikatin Sözü
Halkın Izdırabını Hissedenler
Hareket Zamanı
Hatırlama
Hizmetçi Hanımının Varisidir
İşleyen Akıl
İsrail’in İlminin Dışsal İlimlerle Kıyaslanması
Kabala İlminde Madde ve Form
Kabala İlminin Özü
Kabala İlminin Tarihi
Kabala İlmi ve Felsefe
Kabala Öğretisi ve Özü
Man’s Actions and Tactics
Matan Tora
Mesih’in Borazanı
Ödüllendi - Hızlandıracağım-; Ödüllenmedi - Kendi Zamanında
Özgürlük
Sen Beni Arkadan ve Önden Kuşattın
Sürgün ve Kurtuluş
Sürüyü Toplama Zamanı Değil
Tanrı Sevgisi ve İnsan Sevgisi
Tek Buyruk
The Meaning of His Names
Toprağın Mirası
Ulus
Yaradan'ın Yüzünün Gizliliği ve İfşası - 1
Yaradan'ın Yüzünün Gizliliği ve İfşası - 2
Zohar'ın Tamamlanması için Bir Konuşma
Kütüphanechevron_right
Baal HaSulam/Articles
chevron_right
Kabala Öğretisi ve Özü
 

Kabala Öğretisi ve Özü

Kabala ilmi nedir? Bütün olarak Kabala ilmi, kendi yolunda, tüm açılarıyla düzenlenmiş – dünyalarda ortaya çıkan, ifşa olması tasarlanmış ve zamanın sonuna dek dünyalarda ortaya çıkabilecek tüm suretlerde – Tanrısallığın ifşasıyla ilgilidir.

Yaratılışın Amacı

Amaçsız hareket olmayacağından, Yaradan’ın önümüzde düzenlenmiş olan Yaratılışta, bir amacı olduğu kesindir. Bu, çeşit çeşit realitenin tümündeki en önemli şey, hayvanlara verilen algı, her birinin kendi varlığını hissetmesi. Ancak sadece insana verilmiş olan en önemli algı, aklî faaliyetle ilgili olan algıdır ki bununla kişi, aynı zamanda diğerindeki acıyı ve huzuru hisseder. Dolayısıyla, eğer Yaradan’ın, bu Yaratılışta bir amacı varsa, bunun konusu insandır. İnsanla ilgili olarak şöyle denilmiştir, “Yaradan’ın tüm işi onun içindir”

Ancak, yine de Yaradan’ın, bu türü yaratmasının amacını anlamamız gerekir. Aslında bu, insanı daha yukarı ve daha önemli bir dereceye yükseltmek, Yaradan’ını, ona zaten verilmiş olan insan algısıyla hissetmek içindir. Ve kişi, dostunun arzusunu bildiği ve hissettiği gibi, Yaradan’ın yöntemlerini de öğrenecektir; Musa’yla (Musa Peygamber) ilgili şöyle yazıldığı gibi, “Ve Yaradan Musa’yla yüz yüze konuştu, insanın dostuyla konuştuğu gibi”

Herkes Musa gibi olabilir. Şüphesiz, önümüzdeki Yaratılışın gelişimini, evrimini inceleyen herkes, işleyişi, kişinin dostuyla konuştuğu gibi Yaradan’ı ile sohbet edip anlaşabileceği muazzam algıyı edinene dek gelişen, O’nun büyük hazzını görüp anlayacaktır.

Yukarıdan Aşağıya Doğru

Hareketin sonunun, ilk düşüncede olduğu bilinmektedir. Kişi, bir ev inşa etmeye başlamadan önce, amacı olan daireyi düşünür. Sonuç olarak, projenin bu iş için uygun olup olmadığını inceler.

Bizim maddemizle de böyledir. Amacı öğrendikten sonra, Yaratılışın tüm işleyişinin, her köşesinde, girişinde ve çıkışında, Yaradan’ı dostunu hissettiği gibi hissedene dek, niteliklerini geliştirmesi için, insan türünün onun içinden beslenmesi amacıyla, tamamıyla önceden düzenlenmiş olduğu açıktır.

Bu yükselişler, tamamlanıp, amacı gerçekleştirinceye dek, derece derece düzenlenmiş olan merdivenin basamakları gibidir. Ve bu basamakların nitelik ve miktarının iki realitede düzenlendiğini bilmelisiniz: 1) fiziksel maddelerin varlığı 2) manevi olguların varlığı

Kabala dilinde bunlara “Yukarıdan aşağıya” ve “aşağıdan Yukarıya” denir. Bu, fiziksel maddelerin, Yaradan’ın Işığının Yukarıdan aşağıya – ilk kaynaktan, Işığın bir ölçüsü O’nun Özünden kesildiğinde ve Tzimtzum’dan Tzimtzum’a (kısıtlamadan kısıtlamaya) kısıtlandığında, fiziksel dünya, en altta, fiziksel varlıklar ile oluşana dek – ifşasının bir sırası olduğu anlamına gelir.

Aşağıdan Yukarıya Doğru

Sonrasında, aşağıdan Yukarıya doğru bir düzen başlar. Bunlar, insan neslinin geliştiği ve yaratılışın amacına tırmandığı merdivenin basamaklarıdır. Bu iki realite, Kabala ilminde her detayıyla açıklanmaktadır.

Kabala Çalışmanın Gerekliliği

Karşı çıkan biri şunu diyebilir: “Dolayısıyla, bu ilim, belli bir ölçüde Yaradan’ın ifşasıyla ödüllendirilmiş kişiler içindir. Ancak, insanların çoğunluğunun bu yüce ilmi bilme gerekliliği ne olabilir ki?”

Gerçekten de dinin asıl amacının, yalnızca eylemleri arındırmak olduğuna dair ortak bir görüş vardır, yani arzulanan her şey, hiçbir ekleme yapmadan veya bundan hiçbir sonuç almak gerekmeksizin, fiziksel ıslahları izlemekle ilgilidir. Eğer böyle olsaydı, sadece ifşa olanı çalışmanın yeterli olduğunu söyleyenler, uygulamaya dair meselelerde haklı olurlardı.

Ancak durum böyle değildir. Bilgelerimiz zaten şöyle söylemişti: “Yaradan, kişinin kurbanı boğazdan mı enseden mi kestiğini neden önemsesin? Sonuçta ıslahlar, sadece insanları arındırmak için verilmiştir” Dolayısıyla, uygulamaların gerçekleştirilmesinin ötesinde bir amaç vardır ve uygulamalar, yalnızca bu amacın hazırlıklarıdır. Bu nedenle, açıkçası, eğer eylemler, arzulanan bu amaç için düzenlememişse, sanki hiçbir şey mevcut değil gibidir. Ayrıca, Zohar’da şöyle yazılmaktadır: “Amaçsız bir manevi ıslah, tıpkı ruhsuz bir beden gibidir” Dolayısıyla, amaç da eyleme eşlik etmelidir.

Bir diğer yandan, hedef, eylem yapmaya değer, gerçek bir hedef olmalıdır, bilgelerimiz bununla ilgili şöyle dediler: “‘Seni insanlardan ayıracağım ki Benim olasın’, böylece ayrılığın, Benim Adım için olacak. Kimsenin, domuz eti hakkında ‘yemesi imkânsızdır’ demesine izin verme. Tersine, kişi şöyle demelidir: ‘mümkündür, ama ne yapabilirim ki Cennetteki Babam beni mahkûm etti’”

Dolayısıyla, eğer kişi, iğrendiğinden ya da bazı bedensel zararlardan dolayı domuz etinden kaçınırsa, manevi çalışmanın yasakladığı benzersiz ve uygun niyete sahip olmadığı sürece, domuz eti yememesi bir ıslah olarak kabul edilmez. Her bir ıslah için de böyledir ve sadece o zaman kişinin bedeni, ıslahı yerine getirerek, zaman içinde arınır, arzulanan amaç da budur.

Dolayısıyla, fiziksel eylemlerin çalışılması yeterli değildir; arzu edilen niyeti üretecek olan şeyleri çalışmamız gerekir: manevi çalışma ve manevi çalışmayı Veren’deki her şeyi, yani bir yargı ve Yargıç olduğunu inanç ile izlemek.

Kim, bu harika şeyi sağlayacak olan Segula’ya (güç/erdem/nitelik) sahip olan, doğru kitapları daha fazla çalışmayı gerektiren manevi çalışma, ödül ve cezaya olan inancı anlamayacak kadar aptal olabilir? Bu nedenle, eylemden önce bile, Yaradan’a, O’nun Yasasına ve O’nun İlah-i takdirine inanca alışması için, bedeni arındıracak bir çalışma gerekmektedir. Bilgelerimiz bununla ilgili şöyle dediler, “Kötü eğilimi yarattım, Işığı da buna şifa olarak yarattım” ‘Bunun için ıslahları şifa olarak yarattım’ demediler, zira ‘garantörünüzün kendisinin bir kefile ihtiyacı vardır’, çünkü kötü eğilim, hovardalığı arzular ve kişinin ıslahları yerine getirmesine izin vermeyecektir.

İksir (Şifa) Olarak Işık

Kötü eğilimi hükümsüz kılmak ve boyun eğdirmek için tek iksir, Işık’tır; bilgelerimizin dediği gibi, “Onun içindeki Işık onları ıslah etti”.

Manevi Çalışmanın İçindeki Kelimelerin Çoğu Çalışma İçindir

Bu, manevi çalışmanın neden pratik uygulamadan uzun uzadıya değil de sadece çalışmadan, yani Yaratılış çalışmasına girişten bahsettiğini açıklıyor. Bunlar, Yaratılış, İsimler, Emirlerin çoğu ve söylemeye gerek yok, efsaneler ve tefsirlerin tümüdür. Bununla beraber, bunlar, Işığın barındığı yerler olduğundan, kişinin bedeni arınacak, kötü eğilimi boyun eğecek ve kişi Işığa ve ödül ve cezaya inanca gelecektir. Manevi çalışmanın incelenmesindeki ilk derece budur.

Mum Islahtır ve Manevi Çalışma Işıktır

Şöyle yazılmıştır: “Mum, ıslah ve manevi çalışma Işıktır” Mumları olan, ama onları yakacak ışığı olmadığı için, karanlıkta oturan kişi gibi, kişinin ıslaha eğilimi vardır ama manevi çalışması olmayan da karanlıkta oturur. Bunun nedeni, manevi çalışmanın Işık olmasıdır ki bununla, bedendeki karanlık aydınlanır ve yanar.

Manevi Çalışmanın Bütün Bölümleri Eşit Işık Değildir

Manevi kaynakların bahsi geçen gücüne göre, yani içindeki Işığın ölçüsü göz önünde bulundurulduğunda, manevi çalışmanın, kişinin çalışarak alacağı Işığın ölçüsüne göre, derecelere ayrılması gerektiği bellidir. Açıkçası, kişi, manevi çalışmanın, Yaradan’ın bilgelerimize ifşasına ilişkin sözlerini incelediği ve üzerinde düşünüp taşındığı zaman, bunlar, kişiye pratik uygulama konularını incelemekten daha çok Işık getirir.

Onlar, her ne kadar uygulamalar açısından daha önemli olsalar da Yaradan’ın bilgelerimize ifşası, Işığa kıyasla kesinlikle daha önemlidir. Açık yürekli olan ve manevi çalışmanın ışığını almaya çalışmış olan herkes bunu kabul edecektir.

İlmin Yayılmasının Ortaya Çıkması ve Bunun Gerekliliği

Kabala ilminin tümü, Yaradan’ın ifşasından bahsettiğinden, doğal olarak, bu görevi öğretecek daha başarılı bir şey de yoktur. Kabalistler, bunu hedeflediler – yani ilmi, çalışmaya uygun şekilde düzenlemeyi.

Ve böylece Kabalayı, gizlilik zamanına kadar çalıştılar (bunu belirli bir nedenden dolayı gizlemeye karar verdiler) Ancak bu, sonsuza kadar değil, sadece belirli bir süre içindi, Zohar’da yazıldığı gibi, “Bu ilmin, günlerin sonunda ifşa edilmesi planlanmıştır ve hatta çocuklara bile”

Buna göre, yukarıda bahsedilen ilim, hiçbir şekilde Kabala’nın diliyle sınırlı değildir, zira Kabala ilminin özü, Yaradan’ın Özünden ortaya çıkan manevi bir Işıktır. Şöyle yazıldığı gibi, “Dışarı doğru ışıklar gönderebilir misin ki bunlar gidip sana, ‘Biz buradayız’ diyebilsinler?’”, yukarıda belirtilen iki yoldan bahsetmektedir: Yukarıdan aşağıya ve aşağıdan Yukarıya.

Bu konular ve dereceler, insanlar için uygun olan dile göre yayılırlar, çünkü bunlar, gerçekten de bu dünyadaki tüm varlıklar ve bu dünyada onların dalları olan işleyişler içindir. Böyle olmasının nedeni şudur: “Aşağıda hiçbir çimen tanesi yoktur ki yukarıdaki bir melek onu etkileyip ‘Büyü!’ demesin”.  Dolayısıyla dünyalar, bir mühür ve damga gibi birbirlerinden meydana gelirler. Ve birinde olan her şey, son dalları olan fiziksel dünyaya kadar, diğerinde de vardır, ancak her biri, Yukarısındaki dünyayı bir mührün damgası gibi içerir.

Bu yüzden, Üst dünyalardan veya onların işleyişlerinden, sadece onlardan veya işleyişlerinden uzanan fiziksel, alt dalları aracılığıyla bahsederiz ki bu da kutsal kitaplar veya laik öğretiler veya Kabalistlerin dili olan insanlar vasıtasıyla veya üzerinde hemfikir olunan isimlere göre yapılır. Zohar’ın gizliliğinden bu yana, Ge’onim’in Kabalası’ndaki işleyiş buydu.

Böylece, Yaradan’ın ifşasının tek seferlik bir ifşa olmadığı, ancak Yukarıdan aşağıya ve aşağıdan Yukarıya ortaya çıkan yüce derecelerin tümünün ifşası için, gereken bir süre içinde devam eden bir mesele olduğu açıklanmış oldu. Bunların üzerinde ve bunların sonunda Yaradan ortaya çıkar.

Bu tıpkı, bütün ülkeler ve dünyadaki insanlar üzerinde yetkin olan bir kişiye benzer. Kişi, son kişiyi ve son ülkeyi incelemesini tamamlamadan önce, bütün dünyanın ona ifşa olduğunu söyleyemez. Bunu gerçekleştirene dek bütün dünyayı edinmemiştir.

Benzer şekilde, Yaradan’ın edinimi, önceden belirlenmiş yollarla ortaya çıkar. Yaradan’ı edinme arayışında olan kimse, bütün bu yolları hem Yukarıda hem de aşağıda edinmelidir. Açıkçası, burada önemli olan, Üst Dünyalardır, ancak alt ve Üst dünyalar birlikte edinilir, çünkü şekillerinde değil sadece maddelerinde fark vardır. Üst dünyanın maddesi daha arıdır, ancak şekiller, birbirinden damgalanmıştır ve Üst Dünyada var olan şey, altındaki tüm dünyalarda da zorunlu olarak vardır, zira alttaki dünya, Üstündeki dünya tarafından damgalanmıştır. Yaradan’ı arayan kişinin edindiği bu realiteler ve bunların işleyişleri, “dereceler” olarak adlandırılır, zira bunların edinimleri, tıpkı merdivenin basamakları gibi, biri diğerinin üzerinde olacak şekilde düzenlenmiştir.

Manevi İfadeler

Manevi bir şeyin görüntüsü yoktur, dolayısıyla üzerinde düşünecek harfleri de yoktur. Genel olarak bunun, aşağı inen ve kişiyi kıyafetlendirip, Yaradan’ın ifşası için yeterli miktarı kişi elde edene dek genişleyen basit bir ışık olduğunu ifade etsek de bu bile ödünç alınmış bir ifade olur. Bu böyledir çünkü manevi dünyada “Işık” olarak adlandırılan her şey, güneş ya da mum ışığı gibi bir şey değildir.

Manevi dünyada Işık olarak adlandırdığımız şey, doğası gereği, insanın aklından ödünç alınmıştır, çünkü kişinin aklındaki bir şüphe giderildiğinde, kişi, bedeninde baştan aşağı bir tür ışık bolluğu ve haz keşfeder. Bu nedenle bazen öyle olmadığı halde “aklın ışığı” deriz. Çözüme kavuşmuş incelemeler için uygun olmayan bedenin maddesinin o kısımlarında parlayan ışık, elbette akıldan daha aşağı, değersiz bir şeydir. Dolayısıyla, bu alt, niteliksiz organlar da ışığı alıp edinebilirler.

Bununla beraber, aklı, birtakım isimlerle adlandırabilmek için ona, “aklın ışığı” deriz. Benzer şekilde, Üst Dünyaların realitesinin unsurlarını “Işıklar” olarak adlandırırız, zira bunları edinene, bedeni boyunca, tepeden tırnağa, ışık ve hazzın bolluğunu getirirler. Bu nedenle, edinmiş birini “kıyafetlendirmiş” olarak adlandırabiliriz, çünkü kişi, Işığı kıyafetlendirmiştir.

Şöyle sorabiliriz, “Onları, ‘gözlem’ ve ‘edinim’ gibi, çalışmada kullanılan isimlerle adlandırmamız ya da kişinin, düşünen akıl fenomenini vurgulayan ifadelerle kendisini ifade etmesi daha doğru olmaz mıydı?” Mesele şu ki, bu, zihinsel olguların işleyişine benzer bir şey değildir, zira akıl, realitenin tüm unsurları içinde belirli bir daldır. Dolayısıyla, kendine özgü dışavurumları vardır.

Bu, dereceler söz konusu olduğunda böyle değildir, zira dereceler, bir dünyada var olan tüm unsurları içeren tam bir bütündürler. Her unsurun kendine özgü bir yolu vardır. Çoğunlukla, derecelerdeki konuların algısı, hayvansal bedenin algısına benzer; kişi, biraz öz edindiğinde onun tümünü tepeden tırnağa edinir.

Düşünen aklın yasalarıyla ölçecek olursak, kişinin o özde edinebileceği her şeyi edindiğini söyleyebiliriz ve eğer kişi, bunu bin yıl daha düşünse bile, edindiğine, küçücük bir şey bile ekleyemez. Bununla beraber, başlangıçta şöyledir…yani kişi, her şeyi görür ancak gördüğü hiçbir şeyi anlamaz. Ancak, zaman geçtikçe, İbur (Gebe kalma), Yenika (emzirme), Mohin (yetişkinlik) ve ikinci bir İbur gibi ek konuları edinmek zorunda kalacaktır. Ve o zaman, kişi, edinimlerini istediği her şekilde hissetmeye ve kullanmaya başlayacaktır.

Bununla beraber, kişi aslında, başlangıçta gerçekleştirdiği edinimlere bir şey bile eklememiştir. Bu olgunlaşma gibidir; daha önce olgun değildi, dolayısıyla anlayamıyordu ve şimdi olgunlaşma tamamlandı.

Böylece, edinimlerin, akıl fenomeninin işleyişinden çok farklı olduğunu görüyorsunuz. Bu nedenle, kullanmaya alışık olduğumuz tanımlar, akıl fenomeni söz konusu olduğunda, bizim için yeterli olmayacaktır. Biz, sadece fiziksel konulara uygulanan işleyişleri kullanmaya zorlanıyoruz, zira bunların maddeleri bütünüyle ayrı olmalarına rağmen, şekilleri tümüyle birbirine benzerdir.

Gerçeğin İlminde Dört Dil Kullanılır

Gerçeğin ilminde dört dil kullanılır:

  1. Kutsal kitapların dili, bunların isim ve adlandırmaları.

  2. Yasaların dili. Bu dil, kutsal kitapların diline çok yakındır.

  3. Kutsal kitaplardan çok uzak olan efsanelerin dili, zira bu dil, realiteyi dikkate almaz. Bu dile tuhaf isimler ve adlandırmalar atfedilir, ayrıca, konuları kök ve dal yoluyla ilişkilendirmez.

  4. Sefirot ve Partsufim’in dili. Genel olarak, bilgelerin bu dili cahillerden gizlemek için güçlü bir eğilimleri vardı, zira ilim ve ahlâkın el ele yürüdüğüne inanıyorlardı. Bu yüzden, ilk bilgeler ilmi, çizgiler, noktalar, üst kenarlar ve alt kenarlar kullanarak yazıda gizlediler. Önümüzdeki alfabe yirmi iki harfiyle bu şekilde oluştu.

Kutsal Kaynakların Dili

Kutsal kaynakların dili, görevi için son derece uygun olan, temel, ilkel bir dildir, çünkü çoğu kısımlarda kök ve dal ilişkisini kapsar. Bu anlaşılması en kolay dildir. Bu dil ayrıca en eski dildir; Adam HaRişon’a atfedilmiş Kutsi bir dildir.

Bu dilin iki avantajı ve bir dezavantajı vardır. İlk avantajı, anlaşılmasının kolay olmasıdır ve edinimde yeni olanlar bile, ihtiyaçları olanı anında anlarlar. İkinci avantajı ise konuları, tüm diğer dillerden daha fazla, geniş çaplı ve derinlemesine açıklamasıdır.

Dezavantajı ise, belli konuları veya sebep-sonuç bağlantılarını ele almak için kullanılamamasıdır. Böyle olmasının nedeni, her konunun bütünüyle açıklığa kavuşturulması gerekliliğidir, çünkü tüm konuyu sunmadıkça hangi unsura değinildiğini açıkça anlamak mümkün değildir. Bu nedenle, bu dil, küçük detayları veya sebep-sonuç bağlantılarını göstermekte uygun değildir.

Ayrıca, dualar ve kutsamaların dili, bu kitaplardan alınmıştır.

Yasaların Dili

Yasaların dili, realitenin değil, realitenin varoluşunun dilidir. Bu dil, orada sunulan yasaların köküne göre, tümüyle kutsal kitapların dilinden alınmıştır. Ancak, kutsal kitaba kıyasla bir avantajı vardır; her konuya tüm ayrıntılarıyla iner ve dolayısıyla, Üst Köklere daha doğru bir şekilde işaret eder.

Bununla beraber, kutsal kitapla karşılaştırıldığında, en büyük dezavantajı, anlaşılmasının zor olmasıdır. Bu dil, tüm dillerin en zorudur ve sadece “zarar vermeden giren ve çıkan” olarak nitelendirilen tam bir bilge bunu edinebilir. Elbette, Kutsal Kitaptan alındığı için ilk dezavantajı da içerir.

Efsanelerin Dili

Efsanelerin dili, arzulanan anlama en mükemmel şekilde uyan alegoriler olduğundan anlaşılması kolaydır. Yüzeysel olarak incelemede, Kutsal Kitaplara göre anlaşılması daha kolaydır. Ancak, tam olarak anlamanın zor olduğu bir dildir, zira kendisini, kök ve dal silsilesinden bahsetmekle sınırlamaz. Sadece alegoriler ve olağanüstü nüktedanlık vardır. Bununla beraber, Kutsi Kitapların ve yasaların diliyle açıklanamayan ve derecenin özüyle ilgili anlaşılması zor, sıra dışı konseptleri çözmekte son derece zengindir.

Kabalistlerin Dili

Kabalistlerin dili, kelimenin tam anlamıyla bir dildir: hem kök hem dalla ilgili olarak hem de sebep-sonuçla ilgili olarak çok kesindir. Bu dil, ince detayları, herhangi bir sınırlama olmaksızın ifade edebilme marifetine sahiptir. Ayrıca, bu dil aracılığıyla, arzulanan konuya, öncesinde ve sonrasında gelen ile bağlantı kurma gerekliliği olmadan, doğrudan yaklaşmak mümkündür.

Bununla beraber, bu dillin içinde gördüğünüz tüm olağanüstü faziletlere rağmen, çok büyük bir eksikliği de vardır. Bu dili edinmek kendi aklı ile anlayan bir bilgeden ve bir Kabalist bir bilgeden almadıkça neredeyse imkânsızdır. Bu, kişi, diğer dereceleri aşağıdan Yukarıya ve Yukarıdan aşağıya doğru, kendi aklıyla anlasa bile, hâlâ bu dilde hiçbir şey anlamayacak demektir, ta ki bu dili, öğretmeninden yüz yüze almış bir bilgeden alana dek.

Kabala’nın Dili Her Şeyde Yer Alır

İsimler, adlandırmalar ve Gimatria, tümüyle Kabala ilmine aittir. Bunların diğer dillerde de bulunmalarının nedeni, tüm dillerin Kabala ilmine dâhil olmasıdır. Bunun nedeni, diğer dillere yardım edilmesi gereken özel durumlar olmasıdır.

Ancak, kişi gerçeğin ilminin ifşasının açıklamaya hizmet eden bu dört dilin zaman içinde birer birer geliştiğini düşünmemelidir. Gerçek şu ki, bunların dördü de gerçeğin bilgelerinin önünde, aynı anda ortaya çıktı.

Aslında, her biri, diğerlerinin hepsini içerir. Kabala dili, Kutsal Kitaplarda mevcuttur, Tsur’un (Kaya) üstünde durmak, ıslahın metodunda on üç erdemlilik niteliği gibi ve bir bakıma, her bir cümlede hissedilir. Yazılarda, yapılar da vardır ve bunların tümünün üstünde Şarkıların Şarkısı vardır ki, bunlar tümüyle Kabala’nın dilidir. Yasalar ve efsanelerde de benzer şekildedir ve tüm dillerde aynı anlamı taşıyan, silinemeyen kutsal isimler söz konusu olduğunda daha da çok böyledir.

Dillerin Evriminin Sırası

Her şeyde aşamalı bir gelişim vardır ve kullanılabilecek en kolay dil, diğerlerinden önce gelişimini tamamlamış olan dildir. Dolayısıyla, ilk ürünler Kutsal Kitabın dilindeydi, zira bu en uygun dildi ve o dönemde yaygındı.

Buna müteakip olarak yasaların dili geldi, zira bu, Kutsal Kitabın diline tümüyle yerleşmiştir, yanı sıra yasaların nasıl uygulanacağını halka göstermek için ihtiyaç duyulmuştur.

Üçüncüsü ise efsanelerin diliydi. Bu da Kutsal Kitap’ta pek çok yerde bulunmasına rağmen, sadece yardımcı bir dildir, çünkü meselelerin algılanmasını aceleye getirir. Bununla beraber, temel bir dil olarak kullanılamaz, zira kök ve onun dalının kesinliğinden yoksundur. Bu yüzden, ender kullanıldı ve dolayısıyla gelişmedi.

Ve efsaneler Tannaim ve Amoraim döneminde bilgelerimizin sözlerini açmak için geniş çaplı kullanılmış olsa da bu sadece Kutsal Kitap’ın dili ile bağlantılıydı. Gerçekte, bilgelerimizin bu dili geniş çaplı kullanmaları, Kabala dilinin gizlenmesinden sonra, Yohanan Ben Zakai’nin döneminde ve kısa süre öncesinde, yani Tapınağın yıkılmasından yetmiş yıl önce başladı.

En son gelişen, Kabala’nın dili oldu. Bunun nedeni, bu dili anlamanın zorluğuydu: edinime ilaveten, kişinin kelimelerin anlamını anlaması gerekir. Dolayısıyla, bu dili anlayanlar bile kullanamadılar, zira çoğunlukla, nesillerinde yalnız idiler ve birlikte çalışacak kimseleri yoktu. Bilgelerimiz bu dili, Maase Merkava (yapı/iki tekerlekli araba) olarak adlandırdılar, zira bu dil, kişinin diğer hiçbir dille yapamayacağı, derecelerin Harkavot’unun (yapılar/bileşimler) birbiri içindeki detaylarının ayrıntılarıyla açıklanabileceği özel bir dildir.

Kabala Dili Herhangi Bir Konuşma Dili Gibidir ve Avantajı Tek Bir Kelimenin İçerdiği Anlamdadır

İlk bakışta, Kabala dili, yukarıda bahsedilen üç dilin karışımı gibi görünür. Bununla beraber, bu dili kullanmayı anlayan biri, kendi içinde, baştan sona eşsiz bir dil olduğunu görür. Bunun kelimelerle değil, kelimelerin anlamlarıyla ilgisi vardır. Diller arasındaki tüm fark budur.

İlk üç dilde neredeyse bir kelimenin bile tam anlamı yoktur, kelimenin neyi ima ettiği okuyucuya bırakılmıştır. Sadece birkaç kelimeyi veya bazen konuyu birleştirmekle, içerik ve anlamları anlaşılabilir. Kabala dilindeki avantaj, içindeki her kelimenin içeriği ve anlamını herhangi bir dilden daha az olmamak kaydıyla, okuyucuya tam bir kesinlikle açık etmesidir: her kelime kendi kesin tanımını taşır ve başka bir kelimeyle yer değiştiremez.

İlmi Unutmak

Zohar’ın gizliliğinden bu yana, bu önemli dil, yavaş yavaş unutuldu, çünkü giderek daha az sayıda kişi tarafından kullanıldı. Ayrıca, alıcı bir bilgenin, bu dili anlayan alıcı birine aktarmasında, bir nesil ara vardı. O günden bu yana muazzam bir eksiklik oldu.

Bu dile sahip olan son kişi, Kabalist Musa de Leon’un, bu dilin bir kelimesini bile anlamadığını açıkça görebilirsiniz ki, bu dil, onun vasıtasıyla dünyada ortaya çıkmıştır. Zira, Zohar Kitabı’nın parçalarını sunduğu o kitaplardaki kelimeleri, kesinlikle anlamadığı çok açıktır, çünkü Zohar Kitabı’nı, Kutsal Kitap’a göre yorumladı. Derlemelerinden de anlaşılacağı gibi, kendisi muazzam bir edinime sahip olmasına rağmen, anlayışı tamamen karıştırdı.

Nesiller boyunca böyleydi: bütün Kabalistler, tüm yaşamlarını, Zohar’ın dilini anlamaya adadılar, ancak ellerini kollarını bulamadılar, çünkü Zohar’ın üzerine, Kutsal Kitap’ın dilini zorladılar. Bu nedenle, bu kitap, Kabalist Musa de Leon’un kendisine mühürlendiği gibi, onlara da mühürlendi.

ARİ’nin Kabala’sı

Bu durum, eşi benzeri olmayan Kabalist Ari’nin gelişine kadar böyleydi. Onun edinimi, herhangi bir sınırın ötesinde ve üstündeydi ve o Zohar’ın dilini bizlere açtı ve bu dilin içindeki zemini hazırladı. Bu kadar genç ölmeseydi, Zohar’dan çekilecek Işığın miktarını hayâl bile edemezdik. Bize bahşedilen az miktar yolu ve içeriği ve nesiller boyunca Zohar’ı tümüyle anlamaya ulaşmanın gerçek ümidini hazırladı.

Bununla beraber, neden ARİ’yi izleyen büyük bilgelerin, bu ilimde derlenmiş tüm kitapları ve Zohar’ın tefsirlerini bırakıp, hatta kendilerini neredeyse görünmekten bile men edip, yaşamlarını Ari’nin sözlerine adadıklarını anlamalısınız. Bunun nedeni, Ari’den önce gelen bilgelerin kutsallıklarına inanmamaları değildi; Tanrı korusun, böyle düşünmememiz lazım. O büyük bilgelerin, gerçeğin ilmindeki edinimlerinin muazzam olduğunu, gözleri olan herkes görebilir. Sadece cahil bir aptal, onlardan şüphe edebilir. Ancak, onların ilimdeki mantıkları, ilk üç dili izledi.

Her bir dil, doğru olmasına ve kendi yerini bulmasına rağmen, bu sıraları kullanarak Zohar’da kapsanan Kabala ilmini anlamakta oldukça yanlış yönlendirici ve tümüyle uygunsuzdurlar. Böyle olmasının nedeni, unutulduğundan dolayı Zohar’ın tümüyle farklı bir dilinin olmasıdır. Bu nedenle, onların açıklamalarını kullanmıyoruz ne Kabalist Musa de Leon’un, ne de ondan sonra gelenlerin, zira onların Zohar’ı yorumlayan sözleri doğru değildir ve bugüne kadar sadece bir tefsirimiz var – Ari’nin tefsiri.

Yukarıda yazılanların ışığında, Kabala ilminin içselliği, Kutsal kitapların ve efsanelerin içselliğinden farklı değildir. Aralarındaki tek fark, açıklamalarındadır.

Bu, bir ilmin, dört dile çevrilmesine benzer. Doğal olarak, ilmin özü, dilin değişmesi ile değişmemiştir. Düşünmemiz gereken tek şey, ilmi, öğrenciye aktarmak için hangi çevirinin daha uygun olduğudur.

Konu bu şekilde önümüzde: Gerçeğin ilmi, yani Yaradan’ın Yolu’ndaki varlıklara Yaradan’ın ifşasının ilmi, dünyevi bilimler gibi nesilden nesle aktarılmalıdır. Her nesil, öncekine bir bağlantı ekler ve ilim böylece gelişir. Dahası, halka açılmaya daha uygun hale gelir.

Dolayısıyla, her bilge, öğrencilerine ve takip eden nesillere, kendisine bahşedilen ilavelerle birlikte, önceki nesillerden miras aldığı her şeyi aktarmalıdır. Açıkçası, edinenlerin edindiği gibi manevi edinim, bir başkasına aktarılamaz ve bir kitapta da yazılamaz. Böyle olmasının nedeni, manevi nesnelerin hiçbir şekilde hayâl gücünün harflerinde belirememeleridir (ve şöyle yazılmasına rağmen, “…peygamberlerin rehberliği vasıtasıyla benzerlikler kullandım,” kelime anlamıyla böyle değildir.)

İlmi Aktarmanın Sırası

Bu durumda, edinen bir kişi, edinimlerini, nesilden nesle ve öğrencilere nasıl aktarabilir? Bunun için tek bir yol olduğunu bilmelisiniz: köklerin ve dalların yolu. Tüm dünyalar ve onları dolduran her şey, her detayında, Bir, Eşsiz ve Bütün Düşüncedeki Yaradan’dan ortaya çıktı. Bu düşünce, tek başına basamaklandı ve tüm dünyaları, yaratılışları ve onların işleyişlerini yarattı, Hayat Ağacında ve Tikuney Zohar’da yazıldığı gibi.

Bu yüzden, hepsi birbirine eşittir, tıpkı ilk mührün, bunların tümünde damgalandığı mühür ve damgası gibi. Sonuç olarak, amaçla ilgili Düşünceye yakın olan dünyaları “kökler” olarak ve amaçtan daha uzak dünyaları “dallar” olarak adlandırıyoruz. Bunun böyle olmasının nedeni, aksiyonun sonunun ilk düşüncede olmasıdır.

Şimdi bilgelerimizin efsanelerdeki yaygın deyişini anlayabiliriz: “ve onu dünyanın sonundan sonuna kadar seyreder.” “…dünyanın başından sonuna kadar” demeleri gerekmez miydi? Ancak iki son vardır: 1) Amaçtan uzaklığına göre bir son, yani bu dünyadaki son dallar ve 2) “Nihai amaç” denilen bir son, zira amaç olayın sonunda ifşa olur.

Ancak açıkladığımız gibi, “Aksiyonun sonu ilk düşüncededir”. Dolayısıyla, amacı dünyaların başında görüyoruz. Bu, bizim “ilk dünya” veya “ilk mühür” olarak addettiğimiz şeydir. Tüm diğer dünyalar bundan kaynaklanır ve tüm yaratılışların (varlıkların) – cansız, bitkisel, hayvansal ve konuşan – tüm durumlarında, ilk dünyadaki en eksiksiz, tam halleriyle var olurlar. Orada mevcut olmayan hiçbir şey, dünyada ortaya çıkamaz, çünkü kişi, sahip olmadığı şeyi veremez.

Dünyalardaki Kök ve Dal

Artık dünyalardaki kök ve dal meselesini anlamak daha kolay. Bu dünyadaki cansız, bitkisel, hayvansal ve konuşan seviyelerin her biri, formlarında değil, sadece maddelerinde farklı olarak, bir Yukarısındaki dünyada kendisine tekabül eden parçasına sahiptir. Dolayısıyla, bu dünyadaki bir hayvan veya bir kaya, fiziksel bir maddedir ve Üst Dünyada ona tekabül eden hayvan ve kaya, zaman ve yer kaplamayan manevi bir maddedir. Bununla beraber, nitelikleri tam olarak aynıdır.

Ve burada, kesinlikle doğal olarak formun niteliği koşuluna bağlı olan madde ve form arasındaki ilişki meselesini de eklemeliyiz. Benzer şekilde, Üst Dünyadaki cansız, bitkisel, hayvansal ve konuşan seviyelerin çoğunda, üstlerindeki dünya ile arasında benzerlik bulacaksınız. Bu, tüm unsurların tam olduğu ilk dünyaya kadar devam eder, şöyle yazıldığı gibi “Ve Yaradan, yarattığı her şeyi gördü ve baktı ki çok güzeldi”

Kabalistler bu yüzden, yukarıya, yani aksiyonun sonunun ilk dünya, yani amaç olduğuna işaret etmek için, dünyanın, her şeyin merkezinde olduğunu yazdılar. Ayrıca, amacın uzaklığı, amaçtan en uzak olan bu fiziksel dünyaya doğru “Dünyaların, Kaynağından düşmesi” olarak adlandırılır.

Bununla beraber, maddesel olan her şeyin sonu, zaman içinde gelişmek ve Yaradan’ın onlar için planladığı amaca, yani ilk dünyaya ulaşmaktır. İçinde olduğumuz bu dünyayla karşılaştırıldığında bu, maddenin sonu anlamına gelen son dünyadır. Bu nedenle, amacın dünyası, en son dünya gibi görünür ve bu dünyanın insanları olan bizler, onların arasındayız.

Gerçeğin İlminin Özü

Şimdi, bu dünyada yaşayan türlerin ortaya çıkışı ve onların hayatlarının işleyişinin muazzam bir ilim olduğu gayet açık olduğuna göre, dünyadaki İlahi Bolluğun ortaya çıkışı, dereceler ve bunların işleyişleri birleşerek, fizik biliminin çok daha ötesinde muazzam bir ilim yaratıyor. Bunun böyle olmasının nedeni, fiziğin sadece belli bir türün, belli bir dünyada varoluşunun düzenlenmesinin bilgisi olmasıdır. Bu, konuya özeldir ve başka bir ilim ona dâhil değildir.

Gerçeğin ilmi söz konusu olduğunda bu böyle değildir. Zira Kabala ilmi, dünyaların tümünde, cansız, bitkisel, hayvansal ve konuşan derecelerin tümünün, tüm koşul ve işleyişleriyle, Yaradan’ın Düşüncesinde, yani amaçta dâhil olduklarının bilgisidir. Bu nedenle, en küçüğünden en yücesine kadar dünyadaki tüm öğretiler, bu ilme dâhildir; çünkü bu ilim, doğunun batıdan uzak olması gibi, birbirinden en farklı ve uzak olan tüm farklı öğretileri eşitler. Onları eşit kılar, yani her öğretinin yöntemi, bu ilmin yoluna çıkmak zorunda kalır.

Örneğin, fizik bilimi, tam olarak dünyaların ve Sefirot’un sırasına göre düzenlenmiştir. Benzer şekilde, astronomi de aynı sırayla düzenlenmiştir ve müzik bilimi de vb. Bu yüzden, Kabala ilminde görüyoruz ki tüm öğretiler, öyle bir şekilde düzenlenmişlerdir ki tek bir bağlantı ve tek bir ilişkiyi izlerler ve bunlar, bir çocuğun, önceki nesline olan ilişkisi gibidir. Bu nedenle, dünyanın tüm öğretilerinde derin bir bilgiye sahip olmayan hiçbir gerçek Kabalist görmeyiz, zira onlar, bunları gerçeğin ilminden edinirler, çünkü tüm öğretiler, gerçeğin ilmine dâhildir.

Birliğin Anlamı

Kabala ilmiyle ilgili en şaşırtıcı olan şey, içindeki bütünselliktir. Bu muazzam realitenin tüm unsurları, tek bir şey –-onların hepsini kapsayan Her Şeye Gücü Yeten– olana dek, bu ilime dahil edilmiştir.

Başlangıçta, dünyadaki tüm öğretilerin, bu ilme yansıdığını görüyorsunuz. Bunlar tam olarak onun içinde, kendi sırasıyla düzenlenmiştir. Sonuç olarak, tüm dünyaların ve tahmin edilemeyecek boyutta olan gerçeğin ilminin kendisindeki emirlerin, “On Sefirot” denilen on realite altında birleştiğini görürüz.

Sonrasında, bu on Sefirot, dört harfli bir İsim olan dört şekilde düzenlenmiştir. Ondan sonra, bu dört şekil, Eyn Sof (Sonsuzluk) anlamına gelen Yud’un ucuna dâhil edilmiştir.

Bu şekilde, bu ilme başlayan kişi, Yud’un ucuyla başlamalıdır ve buradan “Adam Kadmon’un dünyası” denilen ilk dünyadaki On Sefirot’a geçmelidir. Oradan kişi, Adam Kadmon dünyasındaki sayısız ayrıntının, zorunlu sebep ve sonuç ilişkisiyle, astronomi ve fizikte gördüğümüz aynı yasalarla, yani sabit, bozulamaz, zorunlu olarak birbirinden kaynaklanan, birbirinden basamaklanan yasalarla, Yud’un ucundan, Adam Kadmon dünyasındaki tüm unsurlara kadar yayıldığını görür. Oradan, mühür ve damga yoluyla, bizler, bu dünyanın unsurlarına ulaşana dek, dört dünyanın her biri tarafından damgalanırlar. Daha sonra, Adam Kadmon dünyasına, sonra, On Sefirot’a, sonra da İsmin dört harfine (HaVaYaH), Yud’un ucuna gelene dek, birbirleriyle yeniden birleşirler.

Şöyle sorabiliriz, “Eğer materyal bilinmiyorsa, bunu rasyonel bir şekilde nasıl inceleyebiliriz?” Gerçekten de bunu bütün bilimlerde görürsünüz. Örneğin, anatomi –çeşitli organlar ve bunların birbirlerini nasıl etkilediklerini– çalışırken, bu organların, bütün olan genel konuya, yaşayan insan bedenine, benzerliğinin olmadığını görürüz. Ancak, zaman içinde, bu ilmi derinlemesine öğrendiğinizde, bedenin dayandığı tüm detayların genel bir ilişkisini kurabilirsiniz.

Burada da böyledir. Genel konu, Yaradan’ın, bu amaç doğrultusunda yarattıklarına ifşasıdır; şöyle yazıldığı gibi “…. Yeryüzü, Yaradan’ın bilgisiyle dolacaktır”. Bununla beraber, yeni başlayan biri, tüm diğerleri tarafından etkilenen genel konunun bilgisine sahip olmayacaktır. Bu nedenle, kişi tüm ilmi tamamlayana kadar, tüm detayları ve sebep ve sonuç yoluyla sonuçları olduğu gibi, bunların birbirlerini nasıl etkilediklerini de edinmelidir. Kişi, her şeyi derinlemesine bildiğinde, eğer arınmış bir ruhu varsa, sonunda genel konu ile ödüllendirileceği kesindir.

Ödüllendirilmese bile, tüm diğer öğretilere göre üstünlüğü, konularının değeri kadar olan bu muazzam ilmin herhangi bir algısını edinmek bile çok büyük bir ödüldür. Yaradan’ın O’nun yarattıkları üzerindeki üstünlüğü, değerlidir. Benzer şekilde, konusu Yaradan olan bu ilim, konusu O’nun yarattıkları olan bu ilimden daha değerlidir.

Bu, dünya, bunu idrak etmekten sakındığı için algılanamaz değildir. Sonuçta, bir astronom, yıldızlara ve gezegenlere dair bir algıya sahip olmayıp onların, harikulâde rehberlikte önceden belirlenmiş olan harikulâde bilgelikle gerçekleştirdikleri hareketlerine ilişkin bir algıya sahiptir. Benzer şekilde, gerçeğin ilminin bilgisi de bundan daha fazla gizli değildir, tıpkı hareketleri yeni başlayanların bile, tamamen anlamaları gibi. Tersine, tüm engelleme, Kabalistlerin bu ilmi çok akıllı bir şekilde dünyadan gizlemeleriydi.

İzin Verme

Gerçeğin ilminin ifşasına izin verilen böyle bir nesilde doğduğum için çok memnunum. Ve şöyle sormalısınız, “İzin verildiğini nereden bileyim?” Şu cevabı veririm, ifşa etmek için izin verildim. Şimdiye kadar, halka açık olarak iştigal etmenin ve her kelimeyi bütünüyle açıklamanın yolları, hiçbir bilgeye ifşa olmamıştır. Ve ben de benden önceki tüm öğrencilerin yaptığı gibi, öğretmenimin yanında, ifşa etmemeye yemin ettim. Bununla beraber, bu yemin ve yasaklama, sadece nesilden nesle, peygamberlere ve onlardan öncesine sözlü olarak aktarılan durumlarda geçerlidir. Eğer bu yöntemler, halka ifşa edilseydi onlar bu ilme, sadece bizler tarafından bilinen sebeplerden dolayı, büyük zarar verirlerdi.

Bununla beraber, kitaplarımda çalıştığım yöntem, izin verilen bir yoldur. Dahası, öğretmenim tarafından bu ilmi yayabildiğim kadar yayma talimatı verildi. Bunu “konuları kıyafetlendirme yöntemi” olarak adlandırıyoruz. Yazılarında Raşbi’nin bu yolu “izin verme” olarak adlandırdığını göreceksiniz ve Yaradan’ın bana verdiği şey tam olarak budur. Bunun öğreticinin yüceliğine değil, neslin koşuluna bağlı olduğunu kabul ediyoruz, bilgelerimizin dediği gibi, “Küçük Şamuel değerliydi, ancak nesli değersizdi”. Bu nedenle, ilmi ifşa etme hareketiyle ilgili ödüllendirilmemin neslimden kaynaklandığını söyledim.

Soyut İsimler

Kabala’nın soyut isimler kullandığını düşünmek çok ciddi bir hatadır. Tersine, sadece gerçeğe değinmektedir. Aslında, bizler algılamasak da dünyada, mıknatıs ve elektrik gibi gerçek olan şeyler vardır. Ancak, kim bunların soyut isimler olduğunu söyleyecek kadar aptal olabilir ki? Neticede, bunların etkilerini en ince ayrıntısına kadar biliyoruz ve özlerini bilmemeyi hiçte umursamıyoruz. Sonuçta, etkilerinden dolayı, bunları, kesin nesneler olarak kabul ediyoruz ve bu gerçek bir isimdir. Yeni konuşmaya başlayan bir çocuk bile, etkilerini sadece hissetse bile, onları adlandırabilir. Kuralımız şudur: ‘Edinmediğimiz hiçbir şeyi adlandırmayız’.

Öz, Maddesel Varlıklar Tarafından Algılanmaz

Dahası, kayalar ve ağaçlar gibi, özünü edindiğimizi sandığımız şeylerde bile, hilesiz bir incelemeden sonra görüyoruz ki, özlerinden, sıfır edinimle ayrılıyoruz, zira bizler sadece duyularımızla etkileşimlerinden kaynaklanan etkilerini ediniyoruz.

Ruh

Örneğin, Kabala şu üç güç olduğunu belirttiğinde, 1) Beden 2) Hayvansal Ruh 3) Kutsallığın Ruhu, bu, ruhun özüne işaret etmez. Ruhun özü akışkandır; ruhun özü, psikologların “benlik” ve materyalistlerin de “elektrik” olarak adlandırdıkları şeydir.

Ruhun özünden bahsetmek zaman kaybıdır, zira tüm fiziksel nesnelerde olduğu gibi, duyularımıza etki etme yoluyla düzenlenmemiştir. Ancak bu akışkanın özünde, manevi dünyalardaki üç tür eylemi izlemekle, üst dünyalardaki asıl işleyişlerine göre, farklı isimler aracılığıyla, onları birbirinden en ince ayrıntılarına kadar ayırırız. Dolayısıyla, burada soyut isimler değil, aksine, kelimenin tam anlamıyla somut isimler vardır.

Benim Yorumumun Önceki Yorumlara İlişkin Avantajı

Kabala ilmindeki meseleleri yorumlamada laik öğretilerle desteklenebiliriz, zira Kabala ilmi, her şeyin köküdür ve onların tümü bu ilme dâhildir. Bazıları anatomiden yardım almıştır, şöyle yazıldığı gibi, “Etimden Tanrı’yı görmeliyim” ve bazıları da felsefeden yardım almıştır. Son zamanlarda, psikoloji ilminin geniş çaplı kullanımı vardır. Ancak, bunların hiçbiri, gerçek yorumlar olarak kabul edilmezler, zira Kabala ilminin kendisindeki hiçbir şeyi yorumlamazlar, sadece, bizlere, tüm diğer öğretilerin Kabala ilmine nasıl dâhil olduğunu gösterirler. Bu nedenle, öğrenciler başka bir yerde, başka bir şeyden yardım alamazlar. … Yaradan’a hizmet etme ilmi, tüm dışsal öğretilerin yanında, Kabala ilmine en yakın olan ilim olmasına rağmen.

Ve söylemeye gerek yok ki, anatomi bilimi veya felsefeye göre yapılan yorumlardan yardım almak mümkün değildir. Bu nedenle, kök-dal ve sebep-sonuç yasaları aracılığıyla yorum yapan ilk kişi olduğumu söyledim. Dolayısıyla, kişi bazı konuları, benim yorumum aracılığıyla anlayacak olsaydı, bu meseleleri, nerede bulursa bulsun Zohar’da ve Tikunim’de ortaya çıktığından emin olabilir, onunla desteklenebilir; tıpkı tek bir yerde tüm diğer şeyler için yardım alabileceğiniz kelimesi kelimesine yapılan yorumlarda olduğu gibi.

Dışsal öğretilere (dünyevi bilimler) göre çeviri yapma tarzı, zaman kaybıdır, çünkü birinin diğerine göre gerçekliğine şahitlik etmekten başka bir şey değildir. Dışsal bir öğretinin kanıta ihtiyacı yoktur, zira İlahi Takdir buna tanıklık etmesi için beş duyuyu hazırlamıştır ve kişi Kabala’da, (bütün bunlara rağmen) konuya kanıt getirmeden önce konuyu anlamalıdır.

Dışsal Öğretilere Göre Yorumlama Tarzı

Bu, Kabalist Baal Şem Tov’un hatasının kaynağıdır. Kabala ilmine göre Aklı Karışık Olanlar İçin Rehber’i yorumladı. Tıp biliminin veya herhangi bir bilimin, felsefe ilminden hiç de geri kalmaksızın Kabala ilmine göre yorumlanabileceğini bilmiyordu veya bilmezden geldi. Böyle olmasının nedeni, tüm ilimlerin, Kabala ilmine dâhil olması ve onun mührüyle damgalanmasıdır.

Elbette, Aklı Karışık Olanlar İçin Rehber, Kabalist Şem Tov’un yorumladığı şeyden hiç bahsetmedi ve o da …Yaratılış Kitabı’nda nasıl olduğunu hiç görmedi, o Kabala’yı, felsefeye göre yorumladı. Bu tarz bir yorumun zaman kaybı olduğunu zaten ispatladım, zira dış öğretilerin kanıtlanmasına gerek yok ve kelimeleri anlamadan Kabala ilminin gerçekliğine kanıt getirmenin anlamı yoktur.

Bu, tıpkı bir savcının, savını açıklamadan önce, sözlerini doğrulamak için, şahitler getirmesi gibidir (Yaradan çalışması ile ilgili kitaplar hariç, zira Yaradan’a hizmet etmenin ilmi, gerçekten de bu ilmin doğruluğuna ve başarısına tanıklar etmeyi gerektirir ve bizler bunun için gerçeğin ilminden yardım almalıyız).

Bununla beraber, bu tarz derlemelerin tümü, hiçbir şekilde zaman kaybı değildir. İlmi derinlemesine anladığımızda, bunları nasıl arayacağımızın yollarıyla birlikte bu öğretilerin ilmin içine nasıl dâhil olduğuyla ilgili benzerliklerden fazlasıyla yardım alabileceğiz.

İlmi Edinmek

Gerçeğin ilminde üç sıra vardır:

1. İlimdeki özgünlük. Bu ilim, insan yardımına ihtiyaç duymaz, zira tümüyle Yaradan’ın hediyesidir ve hiçbir yabancı, bu ilme müdahale edemez.

2. Kişinin yukarıdan edindiği kaynakları anlaması. Bu tıpkı, tüm dünyanın gözleri önüne serilmiş olduğunu gören bir kimseye benzer, yine de bu dünyayı anlamak için çaba göstermeli ve çalışmalıdır. Kişi, her şeyi, kendi gözleriyle görse de aptallar ve akıllılar vardır. Bu anlayışa “gerçeğin ilmi” denir ve Adam HaRişon, gördüğü ve kendi gözleriyle edindiği her şeyi, en iyi şekilde anlayabilmek ve başarılı bir şekilde kullanabilmek için yeterli bilgi dizisini alan ilk kişidir.

Bu bilginin sırası, sadece ağızdan ağza verilir. Bunların içinde, kişinin dostuna ekleyebileceği veya geri çekileceği evrimin bir sırası da vardır (hâlbuki bu dünyanın realitesini anlarken, ilk izlenimde herkes, Âdem gibi ekleyip çıkarmadan eşitçe alır. Baktığımız zaman, herkes eşittir, ancak anlayışta böyle değildir – nesiller boyunca bazıları gelişir, bazıları geriler). Ve bunun aktarımının sırası, bazen “Özel İsmi (Yaradan’ın Adı) aktarmak” olarak adlandırılır ve bu pek çok koşul altında, yazılı olarak değil, sadece sözel olarak verilir.

3. Bu, yazılı bir emirdir. Tamamen yeni bir şeydir, zira kişinin edinimlerinin yayılımını sonraki nesillere aktardığı, ilmin gelişimi için bir hayli yer olmasının yanında, içinde başka muazzam bir güç de vardır: Bu ilimle iştigal eden herkes, içinde yazılanları henüz anlamasalar da yine de bu ilim tarafından arındırılırlar ve Üst Işıklar onlara yaklaşır. Yukarıda da açıkladığımız gibi, bu sıra, dört dil içerir ve Kabala ilminin dili, bunların hepsini aşar.

İlmi Aktarmanın Sırası

İlmi öğrenmek isteyen kişi için en başarılı yol, gerçek bir Kabalist arayışına girmek ve bu ilmi, kendi aklıyla anlamak ile ödüllendirilene, yani ilk izlenime kadar, onun tüm talimatlarını izlemektir. Daha sonra kişi, ikinci izlenim olan ilmi ağızdan ağza aktarma ile ve bundan sonra da üçüncü izlenim olan yazılı olanı anlamakla ödüllendirilir. O zaman kişi, öğretmeninden, bütün ilmi ve onun araçlarını, kolaylıkla devralmış olur ve artık kişinin gelişmesi ve yayılması için zamanı vardır.

Bununla beraber, realitede ikinci bir yol vardır. Kişinin sahip olduğu muazzam arzu vasıtasıyla, Cenneti görme gücünün ona açılması. Bu durumda, kişi tüm kaynakları kendi başına edinir. Bu ilk izlenimdir. Ancak sonrasında, kişi çalışmaya devam etmeli ve kapsamlı bir şekilde çabalamalıdır, ta ki önünde eğilip, itaat edebileceği ve ilmi yüz yüze aktarımla alabileceği Kabalist bir bilge bulana dek, ki bu ikinci izlenimdir.

Daha sonra, üçüncü izlenim gelir. Kişi, başından itibaren Kabalist bir bilgeye bağlı olmadığından, edinimler büyük bir çaba ile gelir ve çok zaman alır ve kişiye gelişimi için az bir zaman bırakır. Ayrıca, bilgi, bazen gerçekten de sonra gelir, şöyle yazıldığı gibi “ve onlar ilimsiz ölecekler”. Bunlar, “giren ancak çıkmayan” dediğimiz yüzde doksan dokuzdur. Onlar, önlerine serilen dünyayı gören, ancak ağızlarındaki ekmek hariç, bunların hiçbirini anlamayan, cahil ve aptallar gibidirler.

Aslında, ilk yolda da herkes başarılı olamaz, zira edinimle ödüllendirildikten sonra, edinenlerin çoğunluğu kanaatkâr olur ve ilmin aktarılmasına layık olmadıkları için, kendilerini, öğretmenlerine yeterince boyun eğmekten alıkoyarlar. Bu durumda, bilge, ilmin özünü onlardan gizlemelidir ve “onlar ilim olmaksızın ölecekler”, “giren ancak çıkmayan”.

Bunun nedeni, gerekli sebeplerden dolayı, ilmin aktarımında zorlu ve katı kurallar olmasıdır. Dolayısıyla, çok az kişi, öğretmenleri tarafından yeterince değerli görülür, ödüllendirilenler ise mutludur.