Hatırlama ve Unutma, Kaybetme ve Bulma
“Dişi dünya” olarak kabul edilen sürgün sırasındaki çalışma, devam etmektir. Çalışması bozuk olan, ona verileni kaybeder. Bu dünyadaki Dvekut (bütünleşme), çalışmayı yerine getirme gücüyle olur ve çalışmayı yerine getirme gücünün süslemesi, coşkusu, duyguların yanı sıra, kişinin bütünlüğünün, tamlığının yükseltilmesi ve Dvekut’unun gücünü yüceltmekle mümkün olur.
Bu şekilde gelecekte kaybetme korkusu olmaz, çünkü ‘Ölüm sonsuza kadar silinir’ Burada çalışma, “hatırlama” ile sınırlıdır. Buna göre, bir form yeterli olmalıydı, bedenin doğası, aynı formun yorulmasıdır. Bu nedenle formlar, her seferde bir tane olmak üzere giyilmeli ve çıkarılmalıdır böylece beden, arzuyu artırmak için, her seferinde farklı görünür. Bu, değirmen taşının etrafında dönerken bıktırmamak için atın gözlerini kapatmaya benzer.
Bu son derece zor ve yorucudur, çünkü basittir: O’nun hizmetkâra olan arzusu, övülmeye layıktır. Bilinir ki, çalışma doğala ne kadar yakın olursa, o kadar iyidir. Kural şudur ki, eğer iki sevgiliden birinin sevgisi, tam ve kesin ölçüde artarsa, yani “doğal ve bütün” olursa, sevginin tüm gücü, diğerinin susuzluğunu giderir.
Ancak mantığı açıkça ona sevgilisinin sevgisinin ölçüsünü gösterse de karşılığında içinde onu sevme becerisi asla büyümez. Tam tersine, sevgilisinin sevgisinin toplam hissiyatına bağlı olarak, sevgi hissiyatı yavaş yavaş ortadan kalkar, çünkü sevgilisinin sevgisi sınırsız olduğundan, onu kaybetmekten korkmaz. Bu sebeple, maneviyatın ölçüsü ve sevilen şeyin doğasındaki sevgi, iptal olur ve bozulur.
Aslında O’nun arzusu, O’nun sevgisini açığa çıkarmak ve “sevginin sınırlarını genişletmek” için yer açmaktır.
Sevgisi bilinir olduğunda, bu mükemmel ve doğal bir sevgi gibi zorunlu bir form gerektirdiğinden, iki zıtlık yaratır. Bu nedenle bütün ve sadık sevgili, sevgisinin karşılığında, sevilen insanın ödülüyle hoşnut kalmadığında, çalışma ve sevgiyi genişletmek için yer kalmaz. Şöyle yazıldığı gibi, “Eğer haklıysan ona ne vereceksin?”
Dahası sevilen kişi, bir takım ödül karşılığında, sevgilisinin onu sevmek için bir arzusu olduğunu hissettiğinde de o yer eksik kalır. Bu böyledir çünkü ödül için arzu olduğunda, ödül yoksa sevgi değişir. Bu nedenle sevgi, sınırsız değildir. Bütün ve doğal değil, koşula dayalıdır ve bu durum iptal olduğunda, sevgi de iptal olur, tıpkı, “huzurun hayâlinde, huzur yoktur” sözünde olduğu gibi.
Açıkça bilinir ki, lanetli olan, kutsanmışa tutunamaz. Şöyle yazdığı gibi, “İlmi akıllıya ver” Ekleme ve bütünlüğü genişletmedeki kölelik, eksik olanla değil fakat gerçekten tam çalışanla ilgilidir. Ve tam çalışan için öyle görünür ki, çalışma için artık yeri kalmamıştır.
“Hatırlama” sözünün anlamı budur, örneğin biri, sevdiğine şunu derse, “İşte sana sevgimi göstermek için bir çanta dolusu mücevher” Böylece sevilen kişi de kalbindeki sevgiyi açığa çıkarmak için mücevherleri tam olarak saymaya gayret eder. Bu yaptığı dikkate alınmadığı zaman bile bu sevgiye zaten sahip olduğundan, sevginin kendisi kesinlikle değişmez.
Bununla birlikte, onu sevene karşılık vermek adına, sevginin ölçüsünü göstermekle ödüllendirilmek için mücevherlere dokunur. Böylece sevgi hissiyatı, özü değişmeden birinden diğerine ulaşır ve çoğalır.
Farklı kombinasyonları benimsemenin anlamı budur. Öz aynı olsa da “maddenin (beden) içinde var olan saklı güçlerin” potansiyel ifşasının en küçük kıvılcımını bile bozmamak ya da kaybetmemek için, sevgi her seferinde maddesel gözün asla göremeyeceği yeni kombinasyonlarda belirir. Bu şekilde madde yeni bir tat alır, kendini acıya ve sonsuza kadar karşılık vermeye koşullandırır. Bu, maddenin tatmin edildiği ve pek çok kez formunu çoğaltmayı dilediği öğünlere benzer, zira bunun için her zaman yeni tatlar mevcuttur.
Şimdi beden ve ruhun birliğini anlayabilirsiniz. “Kayıtsızlığın” hatta daha kötüsünün kök saldığı madde, mutlak sevginin susuzluğunu gidermek, yani her seferinde farklı kombinasyonlara ulaşmak için yer bırakır. Aksi takdirde, maddenin kökündeki örtü nedeniyle eksiklik, ruha ulaşır. Sevginin kendisi, mükemmel ve bütün olsa da görünüşte örtülüdür. Karşılık vermeye ve yenilemeye zorlanmasıyla, eklemeler, birikim ötesinde artar ve sevgi sınırları, muhteşem bir şekilde genişler.
Şimdi “üçüncü nesil Tanrı’nın meclisine girebilir” sözünün anlamını anlayabilirsiniz. İlk nesilde sanki yer darmış gibi Mısırlıların kabuğu vardı. Bu böyledir çünkü burada seven ve sevilen, arzulanan bütünlükte olmasına rağmen, ruhun içindeki sevgiyi ifşa etmek zorunda olduklarından, genişleme ve çoğalmak için yerleri yoktur.
Bunun için büyük çaba ve güç harcayarak sevgisini göstermekten başka bir çözümü yoktur çünkü maddenin, duygulardan başka bir dili yoktur. Böylece sevginin hissiyatı ölçüsünde, kendini büyük çabayla elde ettiği ödülü geri vermeye zorlanmış bulur. Dolayısıyla, ruh O’nun hiç koşulsuz bütün ve mutlak sevgisini hissettiğinde, “Kişi hiçbir şey için ödeme yapmaz” olduğundan, bedenin çalışması tamamen düşer. Bu, maddesel doğanın yasasıdır. Bu nedenle, madde hissiyatına göre minnettarlık ve boyun eğmeye, yani sürekli dua ve şükran duymaya zorlanır.
Yukarıda söylenene göre, madde, ilk kombinasyon ve ilk tatla yorgun düşer ve bu onda yaptığı en küçük çalışmayı dahi durduruncaya kadar, hissiyatın ve minnettarlığın eksilmesine sebep olur. O zaman çalışmasız kaldığından, mutlak sevgiyi görür, Mısırlıların kabuğunu, Üst Olan’ın perspektifine oturtur.
Sonuç olarak ikinci nesilde de Edomite’nin kabuğunun eklenmesiyle ilk neslin kabuğu vardı, bu, geri dönmeden ya da tekrar etmeden, ilk nesildeki gelenek gibidir, yine de duyguyu minnettarlıktan ortaya çıkarmak için, iyi bir nedeni vardı.
Fakat “kendilerine doğan üçüncü nesil, Tanrı’nın meclisine girebilir” çünkü üçüncü nesilde çalışma yeri ifşa olmuştur. Bu demektir ki, kutsal Atik’te, sandığın örtüsü, merhametin yeri olarak kabul edilir ve ikisi birlikte hissedilir. Bu demektir ki, çalışma için yer açmak, büyük bir sevgi ışığını ifşa eder ki böylece bir ödüle karşılık vermekten sakınmanın sevgi ışığını engellediğini bilir. Bu sebeple, bütünlük aşamasındayken bile, ödülün karşılığını bulana kadar çaba sarf etmeye devam eder, çünkü arzusuna karşı gelmeye mecburdur. Bundan sonra çalışmaya hazır hale gelir.
Diyebiliriz ki, onları tamamlamak adına tam çalışanın, diğer bedenlere hizmet etmesi için bir yer vardır, çünkü bu doğada tamamlanma değildir, zira doğa, açığa vurmaya yani ödülün asıl dönüşünü zorlar ki böylece kişi, başkalarının görüşüne bağlı kalmasın. Çünkü kendisinde kulluk, kölelik bulan kişi, daima Tanrı’ya hizmet eder ve asla dinlenmez. Ve O’nun sevgisinin ışığının ölçüsünün asla sonu gelmez.
İki Nokta
Her bir arzu için iki nokta: Biri eksiklik, diğeri doygunluk sonrası. Aralarındaki fark şudur: Biri yoksunluk korkusundan kaynaklanan arzudur -en yüksek seviyelere, en seçkinlere doğru yükselirken- kişi, yorgun düştüğünde, azın en azıyla yetinir, doyana ve eksik kalmaması için Atik’i örtene kadar yer. Fakat doygunluk noktasından kaynaklanan arzu —hiçbir şekilde eksiklik içinde olmadığında— sırasında azla yetinmez ve realitedeki en iyi ve hoş olana özlem duyar. Eğer edindiği bu ölçüde olmayıp, sıradansa, çalışmak ve çabalamak istemez.
Örneğin, bir müzik aleti çalmaya niyet eden biri, bunu başarana kadar eksiktir. Belli bir ölçüde çalma becerisi elde edene kadar durup dinlenmez. Ona ünlü bir müzisyen olma umudu olmadığı, yalnızca sıradan bir müzisyen olacağı söylense bile, bu arzusunu bırakmayacak ve azla yetinmeyip, en azından yapabildiğinin en iyisini yapmaya çalışacaktır. Fakat başlangıçta, müzik yapmaya yönelik doğal bir eğilimi olmayan ve bu konuda açlık duymayan birine, bir müzisyen yaklaşıp, bu konuda çalışması gerektiğini söylerse, bu kişi ona sorusunu bile tamamlamadan, şöyle cevap verecektir: “Bu çalışmada büyük başarılar elde edeceğimden ve iyi bir müzisyen olacağımdan şüpheliyim, dünya ben olmayınca, eksik mi kalacak?”
Doğrusu, doygunluk noktasından sonra ortaya çıkan herhangi bir özlemin, en iyi olanı elde etmesinin haricinde arzulanır olmaması, O’nun İlah-i Takdiri vasıtasıyla insana işlenmiştir.
Bununla derin bir meseleyi anlayacaksınız: Nesiller değer kaybetmekle birlikte, arzulanan eksiklikte ve son ıslahta genişliyorlar. Bu böyledir, çünkü Adem’in oğulları olan ilk nesiller, Tanrısal çalışmayı korumada büyük ve korkunç bir eksikliğe sahiptiler. Bu sebeple O’na hizmet etme özlemleri, onların yoksunluk noktasından doğdu. Dolayısıyla onu tamamen kaybetme korkuları nedeniyle, özlemlerinde genişleyemediler, küçük edinimlerinden mutlu ve hoşnut oldular. Bu nedenle çalışmalarında küçük ve kısa hareketler yaptılar, çünkü büyük önemi tanıdıkları için, azla yetindiler.
Yazarların ilmi, bozuk olduğu ve günahtan korkanlardan nefret edildiğinde, onlar, neslimizdeki nihai küçülmeye ulaşana kadar, nesillerin faziletinin azalmasının anlamı budur. Bu aşamada, kitleler kesinlikle Tanrı çalışmasına zorlanmamışlar ve onun yokluğunda hiçbir eksiklik hissetmemişlerdir. Çalışmaya bağlananlar bile, bunu alışkanlıktan yerine getirmiştir. Çalışmalarında, bilginin en ufak kırıntısını bulmak için bile özlemleri ve susuzlukları olmamıştır.
Bir bilge onlara “Gelin, Tanrı’nın sözünü iyi anlamanız için size ilmi öğreteyim” dediğinde, ona hemen şöyle cevap verirlerdi, “Biz zaten Raşbi ve onun arkadaşları gibi olamayacağımızı biliyoruz, bırakalım her şey olduğu yerde kalsın, biz sadece onun edebi manasını anlamak istiyoruz”. Ancak onlarla ilgili şöyle denir, “Babalar ekşi üzüm yedi, çocuklarının dişleri kamaştı”, çünkü onlar manevi çalışma ve ıslahların ham hâline bağlandıklarından, çocuklarının dişi köreldi ve bu çalışmaya neden ihtiyaçları olduğunu bilemediler. Bu, O’nun için değil, senin içindir ve sonunda senin dişin de körelecek. Bu, uğraştığımız bizim neslimizin formudur.
Yukarıda yazılan ve açıklananla, bu noktada çok umutlu olduğumuzu anlayabilirsiniz, çünkü bundan sonra, kalbi, Tanrı çalışmasının özlemiyle dolu her çalışan, kesinlikle azla yetinenler arasında olmayacaktır, çünkü özlemleri eksiklikten değil, fakat doymuşluk noktasından doğmuştur. Bu sebeple manevi çalışma ve ıslahlara tutunan bir nesilde ilk olmanın, yani Tanrı’yı bilmenin daha azıyla yetinmeyeceklerdir. Enerjilerini sıradan çalışmayla harcamayı değil, en iyisini isterler: Tanrı’ya yakınlaşmak ve Yaradan’ın onu seçtiğini akıllarıyla bilmek.
Aslında bizim neslimizde hâli hazırda Tanrısal ruh bahşedilen pek az seçilmiş haricinde, gerçek bir adanmış yoktur. Şairin yazdığı gibi, “Sarnıcın selinden uzanan dizim saf/ Seni seçenin önünde yürü/ Sen de O’nun önünde duranlar, Tanrı’ya yaklaşanlar gibi ol/ Dizim, benzer düşüncelilerin arzusunu biliyorsun/ Arzunu bilmek ve her an bunu ödemek.”
Fakat bu şerefi ve fazileti edinemeyenlerin, çalışmada hiçbir sevgisi ya da korkusu yoktur. Önceki nesillerde, Yaradan’ın hizmetkârları yüksek bir derece için özlem duymadıkları ve her biri Yaradan’a bildiği şekilde hizmet ettiğinden, bu böyle değildi.
Bununla anlayabilirsiniz ki, ıslah fiilen manevi çalışmanın alımından önce, çöl neslinde başlar. Bu nedenle o nesilde büyük bir uyanış vardır, Midraş’ta yazdığı gibi, “Arzumuz Kralımızı görmek” Fakat elçiye “Sen bizimle konuşacaksın ve biz dinleyeceğiz, bırak Tanrı en azından ölene kadar bizimle konuşmasın” diyerek günah işlediler.
Bu bütün tabletlerin kırılmasının ve sürgünün anlamıdır. Fakat Mesih’in neslinde, uyanış geri döneceğinden, bu mesele ıslah olacak ve insanlar O’nu edindiklerinde, tüm günahları için iki kat ızdırap çektiklerinden, artık günah işlemeyecekler.
Arzuladıkları amaç, en iyisini edinmekten başka bir şey değildir. “Ve artık hiçbiri komşusuna, kardeşine ‘Tanrı’nı bil’ demeyecek, çünkü hepsi en küçüğünden, en büyüğüne Ben’i bilecekler” Çalışmaya başlayan herkes için ilk koşul budur.
Sözlerim, çalışmayla yetinenler, insanları faydalandırmak için çabalayanlarla ilgili değildir, bayağı özlemlerini doyuranlar için ise hiç değildir, daha ziyade sadece Yaradan için çalışıp, insanlar için yorulmanın değerli olmadığını düşünenler içindir.
Bu böyledir, çünkü yargı gününde pek çok ayrışma vardır: 1) maddesel tutkuları doyurmak, 2) insanları faydalandırmak, 3) başkalarının ya da kendinin bilgisini geliştirmek. Fakat tüm bunlar, yüzün gizliliğinin güçleridir, çünkü hepsi elbette Yaradan’ın faziletine kıyasla hiçbir şeydir.
Gerçek Bir Şeyi Edinmek
Üzerine duanın harflerinin kazındığı manevi bir öz vardır. Bu öz, beyaz parşömenin en beyazıdır. Ona aynı zamanda “beyaz ateş” denir, bu sanki ateşten çıkan beyaz rengin, tüm gücüyle yanan ve yıkan ateşe dönüşmesi gibidir.
Harfler, korku ve sevginin kıvılcımlarıdır. Bu demektir ki, korkunun ve sevginin eksikliği çok net ve hissedilir şekildedir. Bu, siyah ateşin anlamıdır, çünkü bu renk, sanki diğer renklerden daha aşağı seviyede ve eksik gibidir. Bu nedenle, başlangıçta görüntü bu şekildedir.
Başlangıçta güç ve beyazlıkla donanmış beyaz parşömen görüldü. Bu, tacın ifşası ve onun Asiya’daki ışıltısıdır. Asiya, parşömen anlamına gelir, ‘Birlikte katıldılar’ ifadesindeki kişide, ‘Ve sünnet derisini komşusundan ödünç almayacak’ ifadesinde olduğu gibi. Tacın ifşası, Arih Anpin’in Duhra’sına (erkek) yükselen ifşa olmuş sevgidir, parçalanma ise, korkunun harfleridir. Bunun hakikaten cennetin kitabı olduğunu anlayın.
Bilin ki bu, her açıdan doğrudur. Bu nedenle, insan, eksikliğini duymadığı ve ihtiyacı olmayan bir şeyi, gerçek anlamda edinemez. Dolayısıyla fazladan gelen bir edinim, eksiklik olmadan edinim olmayacağından, gerçek edinim olarak kabul edilmez. Bu nedenle çalışmada, çabada yanlışlık vardır, çünkü çalışma, sanki insanın gerçekten ihtiyacı olan bir şey içinmiş gibidir.
Bu sebeple dışsal öğretiler, yanlış ilimlerdir. Bu demektir ki, ilmi edinmek için çalışma tam koşul altında olmalıdır, sanki gerçekten ihtiyacı varmış ve bulmuş gibi. Fakat onu bulup, elde ettiğinde, onun eksikliğinde olmadığını görür. Bu nedenle, bu çalışma, yalan ve yanlıştır.
Yaradan’a hizmetin ilminde durum bu değildir. Tersine, onun eksikliğini gerçek formunda nasıl algılayacağını kesinlikle bilmez. Sadece onu bulduğunda, o olmadan ne kadar eksik olduğunu görür. Böylece bu, her açıdan gerçek bir edinim olur.
Bu, bir obje için değerinin iki katını ödeyen birinin durumuna benzer. İç çeker çünkü dostu onu aldatmış, görüntü onu yanılttığı için de yaptığı satın alma yanlış ve sahte olmuştur.
Fakat niyetle ilgili soruda, sorulacak kişi doktor değil, hastadır çünkü Yaradan çalışmasında niyete bağlanabilmesi için onun arılık ve kutsallığa ihtiyacı vardır, niyet, kutsallığın ödemesi için ruhunun hazırlığı olacaktır.
Ayrıca manevi çalışmanın ya da ahlak kurallarının ya da “tüm yolunla O’nu bileceksin”, iyi olup olmadığını sormamıza gerek yok, çünkü doktor, bütün bunları zaten hastasına sorar. Eğer acı içinde değilse, o zaman tedavisinden emin olur, öyleyse durumunu bilen hastadır. Zohar’da “İnsan olmaması gereken yere bakmamalıdır” yazılmasının anlamı budur, yani bu bakış, onun kutsallığı ve arılığı hissetmesini sağlamaz.
Bilgelerimizi Güvenilir Şahitler Olarak Kabul Etmek
İki tür kulluk vardır —biri ışık için, diğeri kaplar için —ışığın içindeki dereceleri anlamak ve konuşmak imkânsız olduğundan, insanın biraz ışıkla ödüllendirileceğini söyleyemeyiz, çünkü maneviyatta, kısmi diye bir şey yoktur ve “Yazıklar olsun hafifçe kırılmış olanın, bütünlüğünü kırmasına”
(Oyuncu akla ve dünyanın vekiline hayret ediyorum. Birisi, zina yapana, zina tohumunda doğum gücü veriyor ve diğeri, sahte ve hayâli temellere görkemli binalar bahşediyor.) Ben burada, sığ aklının oklarına hedef olan sahte bir temel üzerine inşa ettiği şey vasıtasıyla cennete yükselme ile ödüllendirileceğini düşünen Aristo’ya atıfta bulunuyorum. Böyle düşünür çünkü Kabalistlerin kurduğu temel üzerine inşa edilen ilmi, kitaplarımızda görmüş, kendine yalan söyleyip, erdemliğinin onlarınki gibi olduğunu savunarak, kendini onlarla kıyaslamıştır. Kehanet doğru olsaydı, bunun için hazır olurdu.
Fakat bizim yolumuz, onun yolu değildir ve bir Kabalist, temellerini terk ettiği için, sahte bir temeli dayanak almaz. Daha ziyade atalarımızın öğretileri, bilgelerimize verilmiş olsa da onlar sadık şahitlerden, görgü tanıklarından daha fazlası değildirler. Aslında onlar, bizlere görgü tanığı olmakla ödüllendirildikleri şeyi bize öğrettiler. İlmimizin onlarınki gibi olacağını anladığımızda, üzerinde muhteşem, ebedi binanın inşa edildiği doğru ve gerçek temeli de anlayacağız.
Bu davranışın sebebi, her şeyde, bir ilk madde ve ilk anlayış olmasıdır. Materyal tanımlara gizlenmiş ve gömülmüş dünyasal kavramlarla ilgili olarak, onları formlarından ayırarak -ilk konseptten, ikinci konsepte arzu edilen konsepte dek- ediniyoruz. Bu sebeple ilk anlayışa, bütünün küçük bir parçasında olduğu gibi çabuk ulaşırız.
Fakat maneviyatta durum böyle değildir. Tersine, ilk anlayışın edinilmesi en zorudur. Ona Nefeş de Asiya denir ve Kabala vasıtasıyla Nefeş de Asiya’nın formunu ediniriz. Kabala ile bu mümkündür, onun vasıtasıyla İlahi ilmi öğreniriz. Böylece edinilen şeyin doğası gereği, temeli edinme hakkımız ve edindiğimiz şeyi, tüm anlayışlarla uzlaştırmamız mümkün olur.
Oysa Aristo kurmaca ilminin, kurmaca temeli edinilemez, tıpkı “yargılarsan, yargılanırsın” sözündeki gibi. Bu nedenle, tüm yapı, ebedi itibarsızlığın sahte binası olarak kalır.
İnancından Dönenin Ruhu
Yargı zamanında, ayrılan organın hissettiği acı, bölünmenin acısıdır. Fakat sonuçta, tüm eksiklik ve acı, bedende kalır. Benzer şekilde, organ, bedene yeniden bağlandığında, haz hisseder fakat akabinde haz, sanki ölmüş gibi ondan ayrılır ve bedenin geri kalanına geri döner. “Ve o ruh, halkından koparılmış olacak” ayeti, acı ve eksikliğin, halktan ayrılmış gibi, sadece genel halka ait olduğunu söyler.
Benzer şekilde, inancından dönenin ruhu, sadece tüm ulusa, türünün en seçkin olanına bağlandığında haz alır. Tam anlamıyla bağlandığında, kişisel hazzı, bütüne geri döner.
Bu insanların, “Yaşlı bir adam ve bir çocuk eşittir” demesinin anlamıdır, yani ilme başlayanla, onunla tamamlanan kişi arasında, kendine değil, krala hizmet etmesi haricinde fark yoktur. Fakat buradaki soru, bu çalışmanın aklın çalışmasının tamamen kendisi, kendi mükemmelliği için olup olmadığıdır.
Örneğin, Kralın hizmetkârları ve bakanların hepsi, krala hizmet eder. Oysa kendi mükemmellikleri için çalıştıklarında bu böyle değildir: Bir ev dolusu bilgelik metinlerini ve övgü şarkılarını kendileri için çalışırlar. Ve sonra günahkârların eline düştüklerinde, kâğıtlarda yazılan yüzeysel konularla iftihar eder ve bunu kendi aşağılık ihtiyaçları için kullanırlar … kendilerindeki ve içlerindeki maddecilik nedeniyle, tüm dünyadaki kıymetli bir özelliği kaybederler, nefreti ve öfkeyi uyandırırlar.
Bilgelerimiz kendi gözleriyle, kirli olanların, İsrail ilminin evine geldiklerini ve sözcüklerden yüzeysel meseleleri, yani sözcüklerin güzelliğini aldıklarını gördüklerinde, kalp daha çok sızlar, çünkü ellerinin çalışması, boş ve düzmece alegorilerle doludur
İlim, bilgili kişilerce edinilen gerçek Kabala temeli üzerine kurulmuştur. İlmin formu, bir zanaatkârın çalışmasında örtüsünü kaldırır (ve benim görüşüme göre, bu ayna için değildi, temelleri, kalplerinden üretmeye, uydurmaya cesaret edemezlerdi), yalanın ve ıssızlığın temellerinde kurarak onu küçültmüşlerdir, tıpkı Aristo’nun ve onun cennetteki dostlarının yaptığı gibi ve … maddesellikte yaparlar. Başkaları önünde kendi aptallıklarını gösterip, kirlilikte olanlar, affedilmeyecektir.
Bu, belirgin bir örnektir; dünyadaki hiçbir eksiklik, maddesellikte inşa edilemez. Daha ziyade her eksiklik ve bütünlük, maneviyatta damgalanır. Bu demektir ki, dünya için resmedilen bütünlüğün başlangıcında, O’nun manevi olanı kutsamaktan başka, herhangi bir maddesel olayı değiştirmeye ihtiyacı yoktur. Örneğin, insanın zenginlik elde etmek için risk alarak, büyük acıları göze aldığını görürüz. Sonra arzusuna rağmen, bütünlüğü resmetme gücü, onu yatıştırır ve kötülüğü, ruhunun her bir parçasıyla kendini, belirsiz bir hazırlığa getirmek için tehlikeye atana dek, yüce iyiliğe döndürür.
Dolayısıyla, Yaradan’ın yakınlaşması, yani çabanın ödülünü almak çok da uzak değildir, artık çabasında acı ve ızdırap hissetmez.
Üç Grup
Tora, üç grubun farklı şekillerde tat aldığı bir dünya gibidir. İlki, direkt olarak duyulara ve hayâl gücüne hitap eden tüm dünyayı dolduran ilk öz haricinde, herhangi bir form için arzusu olmayan, herhangi bir soyut formu yaratmaya hazır olmayan kitledir.
İkinci form, soyut olandan bir materyal çıkarmaya, başka bir form almaya hazır ve bundan tat alan maneviyata yakın olan kişidir. Bu cismani imgelere işlenmiş farklı düşüncelerden alınan duyusal, entelektüel hazdır.
Üçüncü form hem manevi hem cismani formlara işlenmiş farklı düşüncelerden gelen formu elde etmeye hazır olan kişidir. Bu bağ, ilmeğe bağlı ilmektir ve kişi, tek tek çıkarak en derine inip, sonra cennete yükselir. Bu form, yukarıda bahsedilen ikinci formdan soyutlandıktan sonra bulunur.
Benzer şekilde, üç tamamlama, manevi çalışmadan, yukarıda bahsi geçen üç ayrılığa kadar gelir. İlk ayrılık, ilk özle tamamlanır. İkincisi formla, üçüncü ise formdan, formu soyutlayıp, ilmek ilmek ilavelerle tamamlanır. Maddeden daha çok, insanların iyiliği için çalışmayan kişi, kesinlikle arzusu ve edinimlerinden daha fazla manevi çalışma ile tamamlanmayacaktır. Maimonides’in kast ettiği şey budur. Kişi, gerçeğin ilminden önce, mantık öğrenmelidir.
Ancak, tecrübeden biliyor ve görüyoruz ki, orada, içindeki ışıkta dolaylı bir etki ve kişiyi aniden ilk ayrımdan çıkarıp, üçüncü ayırıma, insan derecesine yükseltecek güç vardır. Öyle görünüyor ki, bir iğne elde etmeye çabalarken, altın ve gümüşle dolu bir ev elde ediyor.
Bu Dünya ve Bir Sonraki Dünya
Birinin geçici, diğerinin ebedi olması haricinde, bu dünya ve bir sonraki dünya arasında fark yoktur. Bu dünyada da gelecek dünyada da sahiplik yoktur, bu, ayrı bir manevi mesele değildir. Elbette geçici olanda kişinin elde ettiği manevi şey, ebedi dünya için kalıcı olacaktır. Maimonides gibi bütünlüğe erişmiş olanların görüşü budur.
Ancak, manevi dünya, kitlelere açılamaz, çünkü her nasılsa bunu dinlemeyecek ve aptal hayallerini bırakıp çalışmaya dikkatlerini vermeyeceklerdir.
Bu, yüce sesin haricinde dünyanın sıradan seslerinden etkilenmeyen bir zanaatkârın durumuna benzer. Tüm müzisyenler ve şarkıcılar bir araya gelse bile, bu, ona göre, kulağa sevimsiz gelen, yüksek hacimli bir ses olacaktır.
Benzer şekilde, kaotik bir curcuna yaratmak haricinde, kitlelere manevi bir şey anlatmak imkânsızdır. Mantıksal sözler işe yaramaz, çünkü ruhları, materyalizmin üzerine çıkan formlardan haz almaya hazır değildir. Bu nedenle, yalnızca en yakınlarındaki ilk yaratılış imgesine tutunurlar. Bu nedenle, gelecek dünyanın sözleri, bu türe bağlı bir şekilde ifade edilmelidir.
Dolayısıyla onlarla ebedi özü, öz kırılacağı ve kırık formu edinemeyecekleri için, entelektüel formda konuşmak yasaklanmıştır. Bu nedenle, Cennet ve Cehennem Bahçesi’nin formuyla ilgili olarak onlara, gerçeğe en yakın genel bir tanım yapacağım. Sonrasında, aralarındaki en iyilerle ruhun inceliklerini konuşabilirim.
Kısa ve öz konuşacak olursak, bu dünyanın formunun ayrı, manevi bir form olduğunu, maddesel olanların gözleri hariç, Yaradan’ın formunda, kalın ya da kaba olmadığını bilin. Bu nedenle, insan, tüm bu formları kendi içinde bulur.
Öyle anlaşılıyor ki, ıslahın sonunda, kesinlikle incelikten yoksun olan madde ortadan kalkacak ve madde ve onların temelleri haricinde hiçbir şey kaybolmayacağından, onun imgesinin farklı formları-hem realiteden hem de realitenin var oluş düzeninden, yemek ve içmek gibi- sonsuza kadar kalacaktır.
Ancak bu formlarda, kayıp olmaz. Onlar, görevini tamamlamış olan ilk özlerinin yok olmasından dolayı acı çekmezler. Ve eğer doğru formlardan biriyseniz, kendini sevme, açgözlülük, zina gibi formlar maneviyatta ayrı bir aklın formunda olacağından, bu dünyadaki bayağı formlardan nasıl çıkacağınızı anlamanız kolay olacaktır.
Onlar, iki anlayışta kalacaklardır. İlk anlayış, kişisel düşünceye yönelik her türden form, ikinci anlayış, genel anlayışa yönelik her türden formdur.
Bu formlara sonsuza kadar “bayağının bayağılığı” denir. Şöyle yazıldığı gibi: “İlerleyecek ve Bana muhalif olanların bayağılığına bakacaklar” Buradan, kutsallığın formlarını kolayca anlayabiliriz. Bu, ödül ve cezadır ve dünyanın sahibi tarafından da hissedilir.
Fakat yukarıda bahsedilen formu çıkarıp attıktan sonra, daha genel olan, başka bir çıkarım vardır. Buna “canlanma dünyası” ve peygamberlerin bile bağlanmadığı ancak anlayanların her birinin Kabalist bir bilgeden aldığı ‘Ne de göz gördü” denir.
Bununla, şu sözleri anlayabilirsiniz, taşıyıcı iki formu manevi dünyaya getirdiğinden, “Günah, bir ıslahı söndürmez” Birinden haz alır, diğeriyle yargılanır. Bu, “Yaradan, hiçbir yaratılıştan ödülü esirgemez” sözünün anlamıdır.
Ve Maimonides’in, kişinin ruhunda, yalnızca onu yönetenin tasvirinden sonra inanç gelir demesiyle ilgili olarak, birinden diğerine ışıkların edinimiyle ilgili olarak fark ettiği gibi bunun, Tanrısal armağanın fazileti ile gerçekleştiğini söylemek isterim. Bu yazdıklarıma ters düşmez.
Burada, yukarıda bahsi geçen ilk ve ikinci ayrılığın tamamlandığını açıkladım. Ancak üçüncü ayrılığa gelince, ima ettim ama açıklamadım.